Yeşil Mavi

Ercan Taş, Öyküler

Roller Değişince

Füsun on yaşında olmasına rağmen on dört yaşındaymış gibi gösteren, afacan mı afacan bir kızdır. Diğer kanepede oturan ve Füsun’a kızgın bakışlar fırlatan abisi Cengiz, on yedisini bitirmiş on sekizinden gün almıştır.

Burnundan soluyan Cengiz, kanepenin kırlentini öfkeyle Füsun’a fırlatır. Füsun da kendi kanepesindeki kırlenti aldığı gibi abisine atar. Bilmem kaçıncı kanepeler arası kırlent savaşı yeniden başlamıştır.

– Bak Füsun! Sana ağzını açmayacaksın dedim.

– Niyeymiş? Hiçte bile. Konuşacağım işte.

– Anlatınca eline ne geçecek?

Füsun, abisine parmakları ile para işareti yapar:

– Anlatmazsam elime ne geçecek?

– Vayyyy! Abiden rüşvet istemek ha?

– Ona rüşvet demeyelim istersen. Bir nevi alışveriş. Vin vin yani.

– Bu yaşta ne çabuk öğrenmişsin kız dünyasının dalaverelerini?

– Sen daha bebeklerinle oyna canım abim. Dünya değişiyor.

Cengiz yerinden fırlayarak Füsun’un üzerine yürür. Füsun kaçar. Bir kovalamacadır başlar salonda. Füsun’u bir türlü yakalayamayan Cengiz:

– Gel buraya!

Füsun, parmağını gözüne götürerek pışık işareti yapar:

– Heeeee! Geliyim de döv dii mi? Yemezler oğlum.

Cengiz olduğu yerde tepinerek bağırır:

– Terbiyesiz! Abinle nasıl konuşuyorsun?

– Konuşurum konuşurum. Sana mı soracağım?

– Annemle babam, “kız çocuğusun” diye seni çok şımarttılar. İyice tepemize çıktın!

Gürültüyü duyan Tuncay -önlük üzerinde- mutfaktan gelir:

– Ne oluyor? Bu ne gürültü böyle?

Salonu dağılmış halde görünce:

– Bu salonun hali ne? At mı tepişti burada?

Füsun hemen atılır:

– Yok baba. Abim tepişti.

– Bak hala konuşuyor. Babaaa! Lütfen şu kızına bir şey söyle yaaa.

Füsun tam gaz devam eder:

– Sen önce kendine bak, adam evladı.

– Siz bu kıza çok yüz veriyorsunuz ama!

– Senin gibi yüzsüz mü olsaydım?

– Terbiyesiz! Bacak kadar boyun var türlü türlü huyun var.

– Tabii ki de huyum var. En azından, senin gibi huysuz değilim.

Cengiz elini kaldırır:

– Bak şimdi çarparım ha!

– Hadi çarp da görelim. Ben de seni anneme söylemezsem eğer!

– Söyle! Söyle de başına neler geliyor, gör.

– Senin gibi bir abi gelmiş başıma. Daha ne gelecek.

Cengiz kovalar, Füsun kaçar. Tuncay dayanamayarak çocuklarına bağırır:

– Ay yeter! Başımı döndürdünüz iyice.

Kovalamaca devam ederken, Tuncay ayağındaki terliği eline alır. Meşhur baba terliğini sallar:

– Yeter dedim! Bıktım gürültünüzden. Ağız tadıyla bir yemek yaptırmadınız. Ama birazdan anneniz gelecek. Yaptıklarınızı bir bir söyleyeceğim.

Füsun korkar ve yumuşar. Tuncay’a sarılır:

– Tamam baba, susuyoruz. Sakın anneme söyleme.

– Evet baba. Lütfen söyleme.

Kapı çalar. Tuncay kapıyı açar. Füsun ve Cengiz koltuğun arkasına saklanır. Necla içeri girer. Kızgındır. Tuncay, Necla’nın ceketini çıkarıp portmantoya asar.

– Hoş geldin hanım!

– Pek hoş bulmadık bey, bilesin!

– Ne var? Ne oldu ki?

– Elinin körü oldu! Bağrışmalarınız ta sokağın başından duyuluyor.

– Kusura bakma hanım ama hep bu senin çocukların yüzünden.

– İşine gelmeyince, benim çocuklarım oluyor. Sanki onları, babamın evinden getirdim ya da tek başıma yaptım.

– Hemen kızma canım. Öyle demek istemedim.

– O zaman konuşmalarına biraz dikkat et bey.

– Tamam tamam. Bunlar bende akıl mı bıraktı ki?

Necla bakınır. Kimseyi göremez:

– Kimler?

Tuncay sağa sola bakar:

– Hangi cehenneme saklandıysanız çıkın.

Füsun ve Cengiz kanepenin arkasından çıkarlar.

– Ne o öyle, süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm olmuşsunuz? Söyleyin yine ne haltlar karıştırdınız?

Tuncay ağlamaklı:

– Bütün gün, kedi köpek gibi birbirlerini yiyorlar. Dayanamıyorum artık. Burama kadar geldi.

– Kusura bakma da biraz kabahat sende bey.

– Niyeymiş?

– Eeee ne demiş atalarımız; “babasına bak, oğlunu al”. Cengiz kazık kadar adam oldu. Daha ne yemek yapmaktan haberi var ne çamaşırdan ne bulaşıktan. Yarın evlenip gittiğinde, bunu alan kız “ne biçim oğlan yetiştirmişsiniz, elinden hiçbir iş gelmiyor” derse, ne cevap vereceğiz?

– Ama hanım! Daha yaşı küçük, zamanla öğrenir.

– Küçükmüş! Kaç yaşına geldi? Yahu, bunun yaşındaki oğlanlar kızlara kaçıyor be.

– Öyle söyleme hanım! Ne demişler; “oğlunu boş bırakırsan ya davulcuya kaçar ya zurnacıya”.

Tuncay kulağını çeker, sehpaya vurur:

– Allah korusun!

– Kaçar mı kaçar valla!

Cengiz, Füsun’a dirsek atar:

– Sakın ağzını açmayım deme.

Necla, Cengiz’e sert bir bakış fırlatır:

– Sen niye öyle dedin durduk yere?

Füsun atılır hemen:

– Durduk yere olur mu hiç anne?

Cengiz, elini Füsun’un omzuna koyar ve sıkmaya başlar. Bir yandan da annesini yatıştırmaya çalışır.

– Ne olacak ki canım! Şaka yapıyor annesi, şaka şaka.

Füsun, Cengiz’in elini itekler.

– Ne şakası! Anne senin bu oğlun var ya!

Necla meraklanır:

– Ne oldu? Bir şey mi oldu? Bak doğru söyle. Yok, yok! Kesin bir şey oldu.

Füsun bir çırpıda söyler:

– Senin bu oğlun, kızlarla geziyor!

Tuncay şaşkınlıktan elini ağzına götürürken, Necla afallar:

– Ne dedin sen? Ne dedin?

– Senin bu oğlun, kızlarla geziyor dedim!

– Cengiz? Kızlarla? Geziyor ha?

Necla, tokadı hazırlayarak:

– Cengizzzz! Çabuk gel buraya!

Cengiz kafası ile ı-ıh işareti yapar. Necla, tokadı göstererek:

– Gel, gel!

Tuncay, Necla’nın elini havada tutar. Koltuğa oturtur:

– Yapma hanım, kurbanın olayım. Bak yüreğine inecek. Kalp krizi falan geçirirsin maazallah.

Necla ağlamaklı olur:

– Bunları duyacağıma ölsem daha iyi. Oğlum, kızlarla geziyormuş. El aleme ne derim ben. Milletin yüzüne nasıl bakarım?

Tuncay şaşkın:

– Cengiz, nasıl yaparsın böyle bir şeyi? Allah muhafaza! Ya başına bir şey gelse? Bu devirde kızlara güven olur mu? Hem bizim çevremiz, öyle bir çevre mi? Ya bir gören duyan olsa?

Necla dizlerini döver:

– Milletin ağzına sakız oluruz valla. Bir daha seni alan da çıkmaz. Evde kalırsın evde!

Füsun şaşırır:

– Aman evde kalmasın. Hiç çekilmez bu.

Necla kızını azarlar:

– Sus! Sen öyle her şeye karışma.

– Tamam anne!

– Var ya bey, hep senin yüzünden böyle oluyor. Çok yüz veriyorsun bu oğlana.

Tuncay mahcup:

– Şimdi ben ne yaptım ki?

– Sorun da bu! Hiçbir şey yapmıyorsun. Bu evde etkisiz elemansın. Çarpmada bir, toplamada sıfırsın!

– Yine ben kabahatli oldum, öyle mi?

– Öyle. Baba ol biraz, babaaa!

– Ne varmış babalığımda? İlgiyse, ilgi. Yemek, çamaşır, bulaşık, ütü, temizlik. “Bıyığımı süpürge ettim sizler için”.

– Demek ki yetmiyor! 

– Beğenmezsen beğenme! Benden daha iyi ev erkeğini, arasan da bulamazsın. Asıl sen kendine bak.

– Bana kurban ol emi. Neyim varmış?

– Hıh! Neyin yok ki.

– Söyle, söyle. İçinde kalmasın.

– Sen var ya, sen!

 – …

Koltuğun öbür ucunda, Cengiz’le sus pus oturan Füsun:

– Abi yandık. Yine kavga edecekler.

– Sayende. Boşboğaz!

Necla ayağa kalkar:

– Ne olmuş bana?

Tuncay da kalkar ayağa:

– Hiç erkek ruhundan anlamıyorsun!

– Nasıl?

– Erkekler çiçektir!

– Eee! Ne yapayım? Bahçıvan mıyım ben?

– Biraz anlayışlı ol yeter. Erkekler çiçektir. Koklanmak ister, okşanmak ister.

Necla, tokat işareti yaparak:

– Geçen gün okşadım ya! Yetmedi mi?

– Ellerin kırılsın emi!

– Bak! Bu okşanma işi bağımlılık yaptıysa bilelim. İstersen, abonman kartı vereyim. İkinci okşamada, daha az kontörün gider.

– Şiddetten başka bir şey bilmiyorsun.

Tuncay ağlamaya başlar ve devam eder:

– Bütün gün evin içinde dolap beygiri gibi dolanıp duruyorum. Yine de yaranamıyorum.

Füsun annesinin yanına gelir:

– Anne! Bak durduk yere ağlattın babamı.

Necla, suçluluk duygusuyla Tuncay’ın başını okşar:

– Özür dilerim. Bütün günüm koşuşturmayla geçiyor. Yoruluyorum işyerinde. Bir yandan da evin ihtiyaçları, çocukların okul taksiti, faturalar, borç harç derken! Bazen kırıcı olabiliyorum. Affet.

Cengiz de babasını teselli eder:

– Evet baba! Annem seni üzmek istemedi.

Tuncay gözyaşını siler:

– Gerçekten mi?

– Gerçekten. Ben seni isteyerek üzer miyim hiç canım kocacığım?

– Üzme de zaten!

– Tamam hayatım. Bundan sonra, söz üzmem. Hadi acıktım. O nefis yemeklerinden hazırla da bir güzel doyuralım karnımızı.

Tuncay mutfağa giderken birden geri döner. Şirin bir eda ile seslenir karısına:

– Sana bir şey diyeceğim ama!

– Söyle bakalım! Neymiş?

– Şeyyy! Yarın altın günümüz var. Ahmet’lerde toplanacağız. Küçük altın almak için para bırakır mısın?

Necla, cebinden para çıkarır ve Tuncay’a uzatır:

– Al… Ama dikkat et. Ahmet marifetli adamdır, bi dünya hamur işi hazırlar şimdi. Sakın fazla kaçırıp da kilo alma. Tamam mı minik kuşum?

Tuncay parayı alır. Kollarını kuş gibi açar ve sekerek mutfağa gider:

– Sen hiç merak etme karıcığım. Hep senin minik kuşun olarak kalacağım.


* Bu öykü, Orhan Kemal’in ‘Tersine Dünya’ adlı kitabından ve Ersin Pertan’ın yönettiği aynı adlı filmden esinlenerek yazılmıştır.

100% LikesVS
0% Dislikes

Leave a Reply