Yeşil Mavi

Ercan Taş, Seçici Geçirgen

Tarihsel Önemi Olmayan Bir “Cumhurbaşkanına Suikast” Olayı

Uzun zamandır aklımdaydı. Dinlediğimde hoşuma gitmişti anlatılanlar. Hem ilginç bulmuş hem de keyif almıştım. Gördüğümde sormalı, anlattırmalıydım kendi ağzından. Bire bir teyidini almalıydım, bu “Cumhurbaşkanına Suikast” olayının.

Mehmet Amca, şimdilerde iyice yaşlanmıştı. Parkinson hastalığından olsa gerek, elleri titriyordu. Titreyen elleriydi; yüreği, aklı, bilinci hâlâ dimdik ayaktaydı. “Mehmet Amca, sen Cumhurbaşkanına suikast düzenlemişsin öyle mi?” diye doğrudan sordum. Şaşırdı önce, sonra gülümsedi. “Nereden duydun? Yoksa şikâyet mi edeceksin?” dedi. Her zamanki gibi şakacıydı. Her zamanki gibi sıcaklık vardı konuşmasında. “Duydum bir yerlerden, hele bir anlat” dedim. Hoş sohbettir zaten, başladı anlatmaya.

Efe Mehmet lakaplı Mehmet Yılmaz

“Bilirsin, eskiden beri dolmuşçuluk yaparım. Eski dediysem, çok eski. Taa altmışlı yıllar… Şimdiki gibi minibüsler yoktu. Ford, Chevrolet, Skoda gibi otomobillerle yapılırdı dolmuşçuluk. Kimi düz olurdu, kimi steyşın (station)… Güzel arabalardı.

Dolmuş olarak kullanılabilen station araç

Ulus-Eski Gülhane hattında çalışırdık. Durağımız; Ulus’ta, Merkez Bankası’nın arkasındaki sokaktı. Hani Ankara Palas var ya, onun üst tarafı. Gülhane Hastanesi de şimdiki yerine, yani Etlik’e taşınmamıştı. İnönü Bulvarındaydı daha, şimdiki Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın bir bölümünün olduğu yerde. Her gün, Ulus-Yücetepe hattında yolcu taşırdık.

1950.li yıllarda Ankara. GATA ve Anıtkabir’e bir bakış.

Bir pazar günü duraktayız yine. Müşteri bekliyoruz. Tatil günü olduğu için pek iş olmazdı. Arkadaşlardan birisi; “yahu boş boş bekliyoruz. Bugün pazar. Millet Çubuk Barajı’na eğlenmeye gidiyor. Bir kısmımız da Baraj’a çalışsak ya” dedi. Durur muyum o kadarını duyunca? Hemen “Baraj, Baraj” diye bağırıp topladım yolcuları. Baraj’a götürmek üzere, Çankırı Caddesi’nden çıktım yola. Düşünebiliyor musun; altmışlı yılların Ankara’sı ve insanlar Ulus’a gelip oradan da ailece Çubuk Barajına gidiyor. Herkesin eşi, çoluğu, çocuğu yanında hem de. Kimi pikniğe, kimi de o zamanlar çok revaçta olan Baraj Gazinosu’na.

Neyse; Dışkapı, Aydınlıkevler, derken Hasköy tarafına geldik. Geldik gelmesine de buradan ötesini bilmediğim gibi, Baraj’ın yerini hiç mi hiç bilmiyordum. Yolculardan yolu tarif etmesini istedim. Arkada, hanımı ve çocuklarıyla oturan Bey, “tu Allah canını almasın, yolu bilmiyor musun?” dedi. “Buraların acemisiyim abi” dedim ezilmiş bir utangaçlıkla. Kızgınlıkla, “Allah bilir senin ehliyetin de yoktur?” diye sordu ve çıkışmaya başladı. Ben de “var abi olmaz mı” dedim, gösterdim ehliyetimi. Önde, hanımıyla oturan diğer Bey “neyse kardeşim yolu ben tarif ederim, sen devam et” dedi de ortalık sakinleşti. “Oradan dön, buradan dön” derken geldim Baraj’a. İndi yolcular. İnerken öndeki Abi “geldiğin gibi dosdoğru gidersen bulursun Ulus’u” dedi. Çevirdim arabanın yönünü, geldiğim yoldan devam ettim. Baraj’ın yerini de öğrenmiştim nasılsa. Ulus’a gidip yeni yolcular getirebilirdim artık.  

1960.lı yıllar. Ankara Çubuk Barajı

Nereden bileyim o yolun tek yön olduğunu! Yolcuları indirdiğim yerden devam edip gitmem gerektiğini, anlayamamıştım işte… Neyse, biraz ilerledikten sonra karşıdan gelen araçlarla karşılaştım. Tabii bende de hız var, onlarda da… Bir anda fren sesi… Ortalık toz duman… Allah’tan bir kaza bela olmadan durduk. Ne oluyor bile demeden; bir anda polisler, apar topar indirdiler beni arabadan. Karşımda duran o güzel arabanın arka koltuğundan bir kişi indi. İyi giyimli, bakımlı birine benziyordu. Bir yandan öksürüyor, bir yandan da “öldürecekti beni” diye söylenip duruyordu. Kolumdan tutan polis “neden ters yola girdin, amacın neydi?” diye sertçe sordu. Korkmaya başlamıştım. Nasıl korkmayım? Öyle ya; bu kadar alâkasız bir yerde, bu kadar polis! Ters yoldan haberim olmadığını, buranın acemisi olduğumu, bana bu yoldan geri dönmem gerektiği söylediklerini anlattım can havliyle. “Peki” dedi polis, “Beyefendi’yi tanıdın mı?” Kafamı kaldırıp iyice baktım, öksürmeye devam ederken “beni öldürecekti” diye ısrarla söylenen beyefendiye. Baktım, baktım. Sonra polise dönerek “yüzü yabancı gelmiyor ya, çıkaramadım” dedim.

Dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel

Benim lafım polisin hoşuna gitmiş olacak ki, “koskoca Cumhur Reis Cemal Gürsel’i tanıyamadın mı be adam?” deyip gülmeye başladı. “Eyvahhh! Cumhur Reis mi?” diye sordum dizlerim titrerken. “Sen şimdi, yolunu kestiğin adamın Cumhur Reis olduğunu bilmiyor musun” diye gülmesine devam etti. Yemin billâh ediyordum, yolunu kesmediğime.  Derken Beyefendi’nin öksürüğü bitti, parmağıyla beni işaret etti: “Alın bunu. Bana gülen o polisi de alın”. Karga tulumba bizi polis arabasına bindirdiler. Karakola gelinceye kadar ağladı diğer polis: “Yaktın başımı! Yaktın, yaktın! Şimdi seni de asarlar, beni de”. “Allah’ın ne yakması ne asması? Sadece yanlış yola girdim. Asılacak ne yaptım ben?” diye düşünüyordum ama polis iki gözü iki çeşme ağladıkça ben de fena halde korkuyordum.

Getirdiler bizi Ulus’taki karakola. Karakolun Başkomiseri Aydınlıkevler’de oturuyordu. Mahalleden tanırdı beni. “Hayırdır Efe Mehmet, ne işin var senin?” diye sordu. Bu arada, lakabım Efe’dir. Neyse, sözü uzatmayayım. Daha ben cevap vermeden, bizi getiren polis “Amirim bil bakalım senin Efe Mehmet’i hangi suçtan aldık içeri?” diye sordu. “Neymiş?” diye meraklandı Baş komiser. Kızgınlıkla bakarak, “Cumhur Reis’e suikast” dedi. “Ne diyorsunuz ya, ben bu adamı tanırım yapmaz öyle şey” dediğinde bir rahatlama geldiyse de “ciddiyiz Amirim. Cumhur Reis’imizi öldürecekti bu Efe Mehmet” dediğinde, yüreğimin ortasına koca bir alev düşmüştü bile… Başkomiser başını öne eğdi, yutkundu… Attılar bizi hücreye… Yanımdaki polis ise takılmış plak gibi “asacaklar bizi, asacaklar bizi” diye söylenip duruyordu.

Eski bir polis karakolu

Akşam olmuştu. Nöbet değişimi yapılmış, yeni ekip gelmişti. Nöbetçi amir olan komiser arada bir bana dönüp “kara, kuru da bir şeysin. Senin neyine gerek koskoca Cumhur Reis’e suikast yapmak” deyip kızıyordu. Bense kızardıkça kızarıyordum. Derken saat akşamın dokuzu gibi bir telefon geldi. Komiser açtı telefonu. Karşı taraf ne dediyse, bir anda ayağa kalktı ve hazır ol’da devam etti konuşmaya. Konuşma dediysem, sadece bu taraftan “evet efendim, baş üstüne efendim, emredersiniz efendim” şeklinde bir diyalog. Derken kapattı telefonu. Döndü bize. “Arayan Cumhur Reis’imizdi” dedi. Merak, korku, endişe hepsi bir arada “ne dedi?” diye sorduk. Gülümsedi. “Çocuğun bir kabahati yok, ikisini de serbest bırakın dedi” diyerek gülümsedi. “Yalnız bu çocuk acemiye benziyor, gözünüzü üzerinden ayırmayın diye tembih etti” dediğinde dünyalar benim olmuştu.”

Gülümsemeyle baktım Mehmet Amca’ya; “Neyse ki şikâyetçi olmamış” dedim. “Bununla geçmiş olsun. Ne yaptı polisler, gözleri üzerinde oldu mu gerçekten?” diye sordum. “Sorma yeğenim” dedi. “İki ay boyunca her Allah’ın günü, ‘demek Cumhur Reis’e suikast yapan Efe Mehmet sensin?’ diye her gün başka bir ekip geldi. Her gelişlerinde bir terslik olacak, beni tekrar hapse atacaklar diye de çok korktum. Bir yandan da duraktakiler duymasın diye, gelen polisleri hemen alıp büfeye götürüyordum. O zamanlar gazoz çok değerliydi. Ödediğim gazoz paralarını bir ben bilirim, bir de Allah!”

Zamanında, tarihsel önemi olmayan bir “Cumhurbaşkanına Suikast” olayı geçmiş Mehmet Amcamızın başından. Ne diyelim? “Geçmiş olsun Mehmet Amcamıza!”


Not: Hikayemizde bahse konu olan Efe Mehmet lakaplı Mehmet Yılmaz, 2012 yılında vefat etmiştir. Yattığı toprak incitmesin.

100% LikesVS
0% Dislikes

Leave a Reply