Yeşil Mavi

Burhan Müküs-Anılar

Sessiz Sitemsiz

Üniversite öğrencisiydik. Yedi kişiydik.

Yedimiz de okullarımızı bitirmeye ramak kalmış gençlerdik. Yedimiz de sol görüşlüydük. Hepimiz, çoğunlukla doğulu öğrencilerden oluşan, yasal ve sol bir örgüt olan DDKO’nun üyeleriydik. Zaman zaman konferanslar düzenler, bazen de katılır, dinlerdik. Politik içerikli “Doğu geceleri” yapardık. Şiddeti reddederdik; şiddetin her türlüsünden uzak durmaya çalışırdık.

En büyük tutkumuz tiyatro ve sinemaydı. O yıllarda sahnelenen neredeyse bütün oyunları, abartısız, hep birlikte izlerdik. Hafızamda kalanlar arasında Gogol’dan Palto, Yaşar Kemal’den Yer Demir Gök Bakır, Fadik Kız, Yolcu, Teneke, Devr-i Süleyman, Abdülcanbaz, Bir Delinin Hatıra Defteri, Aykırı ve daha niceleri vardı. Oyunlar biter, biz saatlerce tartışır; hayatı, adaleti ve insanı konuşurduk.

O dönemde Dev-Genç güçlü bir gençlik örgütlenmesiydi. Gençler arasında saygı gören, adaletli bir yapıydı. Ülkenin sorunlarıyla ilgilenir, doğal olarak siyasi iktidara muhalif bir duruş sergilerdi. DDKO ile Dev-Genç, baskılar karşısında çoğu zaman yan yana durur, dayanışma içinde hareket ederdi.

Biz yedi kişiydik. Aynı evde kalır, aynı sofraya otururduk. O sofralar zengin değildi ama paylaşmanın sıcaklığıyla doluydu.

İçimizde en uyumlu olan Mehmet Cantekin’di.

Sessiz, sakin, güler yüzlü bir gençti. Yemek yapmayı severdi. Çoğu zaman mutfağa girer, bize sürpriz yemekler hazırlar, sonra o pala bıyıklarının altından utangaç bir gülümsemeyle sofraya çağırırdı. Onun o gülüşü, evin en sıcak anıydı.

Orman Fakültesi öğrencisiydi. Sanırım üçüncü sınıftaydı. Geleceğe dair umutları vardı; hepimizin olduğu gibi.

Beşiktaş’ta Özel Işık ve Mühendislik Okulu vardı. Paralı bir okuldu. Gündüz ve akşam bölümleri bulunurdu. Akşam bölümüne çoğunlukla yoksul öğrenciler yazılırdı; çünkü gündüz çalışmak zorunda olan gençlerdi onlar.

O yıllarda öğrenci olayları tüm okullara yayılmıştı. Bu okulda da gerginlikler yaşanıyordu. İktidar yanlısı öğrenciler, diğer öğrencilerin okula girişini engelliyor, onları tehdit ediyor, bazen de dövüyordu. Kürt ve sol görüşlü öğrenciler için okul kapısı adeta bir sınav yerine dönüşmüştü.

Biz de bu haksızlığı protesto etmek ve dayanışma göstermek için bir akşam topluca okula gitmeye karar verdik.

Akşam karanlığı çökmüştü. Okula yaklaşırken birden silah sesleri duyuldu.

Uzun namlulu silahlarla üzerimize ateş açılmıştı. Okulun pencerelerinden, katlarından kurşunlar yağmur gibi yağıyordu. Hiç kimse okulun önündeki kaldırıma ulaşamadı. Yaralı arkadaşlarımız asfaltın üzerine yığıldı.

Biz protesto için gitmiştik. Ama bizi bekleyenler, silahlanmış saldırganlardı.

Ben en öndeydim. Mehmet Cantekin ise benden yaklaşık elli metre gerideydi.

Kurşunlar havayı yırtıyor, geceyi paramparça ediyordu. Vurulmayanlar can havliyle Yıldız yokuşuna doğru kaçmaya başladı. Saldırganlar okuldan dışarı çıktı; ellerinde silahlarla bizi kovalamaya devam ettiler. O gece canımı zor kurtardım.

Yokuşu tırmanıp İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Taşkışla kampüsüne sığındık.

Saat dokuzda TRT haberleri başladı. Spiker, akşam saatlerinde yaşanan silahlı saldırıyı anlatıyordu. Çok sayıda yaralı olduğunu söylüyordu.

Sonra bir cümle kurdu.

“Yaralılardan Mehmet Cantekin kurtarılamadı.”

Taksim İlk Yardım Hastanesi’nde hayatını kaybetmişti.

Tarih 19 Eylül 1969’du.

Biz eve döndük.

Ama Cantekin’siz döndük.

Faili meçhul oldu.

Aynı evde kaldığımız Mahmut Kılıç da Adıyamanlıydı. Cenazeyi arkadaşlarımızla birlikte bir yolcu otobüsüne bindirip ailesine teslim etmek üzere Adıyaman’a götürdüler.

Mehmet Cantekin yoksul bir demirci ailesinin oğluydu. Biz onun hakkında ancak bu kadar bilgiye sahiptik.

Yıllar geçti.

İstanbul Moda Caddesi’nde “Sidarta” adında küçük bir kırtasiye dükkânı açmıştım. Alt sokakta bir Ermeni okulu vardı. Okulun fotokopi işlerini de ben yapıyordum.

Bir gün iki kardeş çocuk, ellerinde evraklarla dükkâna girdiler. Parasız yatılılık başvurusu için belgelerinin fotokopisini çektireceklerdi. Evrakları incelerken soyadlarının Cantekin olduğunu gördüm. Memleket hanesinde Adıyaman yazıyordu.

Kalbim bir an durur gibi oldu.

Çocuğa sordum:

“Evladım, siz Mehmet Cantekin’i tanıyor musunuz?”

Çocuk başını kaldırdı.

Sakin bir sesle cevap verdi:

“Evet… O bizim amcamızdı. Ama onu öğrenciyken İstanbul’da öldürdüler.”

Gözlerim doldu.

Mehmet Cantekin bizden bile Ermeni olduğunu saklamıştı.

Oysa her şeyimiz ortaktı. Aynı sofrada otururduk. Aynı ekmeği bölüşürdük. Varlığımızı da yokluğumuzu da paylaşırdık. Aşkımızı, sevdamızı, hayallerimizi paylaşırdık.

Ama kimliğini paylaşamamıştı.

1969 yılında bile bir insanın kimliğini saklamak zorunda kaldığı o karanlık ve korkulu atmosferi düşündüm.

Ve içimden şu cümle geçti:

Bazı insanlar yalnız kurşunla ölmez.

Bir toplumun korkusu, suskunluğu ve ayrımcılığı da onları yavaş yavaş öldürür.

50% LikesVS
50% Dislikes

Leave a Reply