Yeşil Mavi

M. Cem Özmen, Okur-Yazar

Mantıklı Düşünmeyi Ne Zaman Öğreneceğiz?

Ya da belki daha kritik olan soru şu: Acaba herhangi bir zamanda öğrenebilecek miyiz?

Biz mantıklı düşünüyoruz, sen kendi derdine yan da diyebilirsiniz tabi. Haklısınız😊 Ancak yine de biliyoruz ki günlük hayatta verdiğimiz kararların, değerlendirmelerimizin çoğunun mantıkla çok ilişkisi yok. Olsaydı dünya ve ülke olarak bu halde olur muyduk?

Hatta en bilinen atasözlerimizden birisidir: Akılları pazara çıkarmışlar, herkes yine kendi aklını almış😊

Bu konulara kafa yoran insanlardan birisi de 2002 yılında ekonomi bilimleri alanında Nobel Ödülü de almış olan psikolog ve ekonomist Daniel Kahneman. Yakın zamanda kendisinin “Hızlı ve Yavaş Düşünme” adlı kitabını okudum. Bu yazıda bu kitabın da ışığında genel olarak karar verme mekanizmalarımız ve özellikle değerlendirmelerimizi yaparken zihnimizin düştüğü yanılgılarla ilgili konuları tartışmaya çalışacağım.

Birincil ve İkincil Sistemler

İsterseniz şöyle bir soruyla başlayalım:

17 x 24

Böyle bir ifadeyi gördüğümüzde bunun bir çarpma işlemi olduğunu anlıyoruz ancak kafamızdan sonucu bulmanın da hemen kolay olmadığı anlaşılıyor. Bunun yanında elimize kağıt kalem almadan da olası sonuçların sınırları hakkında bazı sezgisel fikirlerimiz de oluşuyor. Sonucun 123 ya da 12,609 olamayacağını çabucak fark ediyoruz. Ancak problemi çözmek için biraz zaman ayırmadan sonucun örneğin 568 olmadığından da emin olamıyoruz.

Aslında bu işlemle ilgili art arda bir dizi adımla uğraşırken yavaş düşünmeyi de deneyimlemiş oluyoruz. İlk bakışta sonucu kafamızdan bulmaya çalıştık ancak sonuç alamayınca matematiksel hesaplama yapmak zorunda hissettik. Bu süreç bilinçli, çaba gerektiren ve düzen içeren zihinsel bir çalışma gerektiriyor. Çünkü hesaplama, sadece zihnimizdeki bir olay değildir; böyle bir problemin çözümünde bedenimiz de devreye girer. Bir konuya odaklanmışsak kaslarımız gerilir, tansiyonumuz yükselir ve nabzımız daha hızlı atar. Biz bu problemle uğraşırken gözlerimize yakından bakan birisi gözbebeklerimizin büyüdüğünü görebilirdi. Buna karşın işimizi bitirdiğimizde -yanıtı bulduğumuzda ya da uğraşmaktan vazgeçtiğimizde- gözbebeklerimiz tekrar eski boyutlarına döner. Yanıt 408 bu arada😊

Bu şekilde otomatik olarak kestirmeden cevaplama (örneğin kafadan sonucu bulma) ile uzun düşünme ve yoğunlaşma gerektiren (örneğin hesap makinası ile matematiksel hesap yapma) işlemlere yönelik zihin süreçleriyle ilgili olarak çeşitli isimlendirmeler yapılmıştır. Bunlar arasında en bilinenleri; D. Kahneman, K. Stanovich ve R. West adlı psikologların önerdikleri, birincil ve ikincil sistem tanımlamalarıdır.

Buna göre Birincil Sistem; otomatik olarak hızlı işleyen, çok az veya sıfır çaba gerektiren ve hiçbir istemli denetim istemeyen bir zihin faaliyetidir.

Öte yandan İkincil Sistem ise dikkati, karmaşık hesaplamalar dahil, çaba isteyen birtakım zihinsel işlemlere yöneltir.

Biraz daha ayrıntılandırırsak; Birincil Sistem, çoğunlukla diğer hayvan türleriyle paylaştığımız, doğuştan gelen becerilerden ve yeteneklerden oluşur. Bu anlamda çevremizdeki dünyayı algılamaya, nesneleri tanımaya, dikkatimizi yönlendirmeye, kayıplardan kaçınmaya hazır olarak doğarız. Örneğin tehlikeli olabileceğini düşündüğümüz bir böceği ya da yılanı gördüğümüzde ilk tepki olarak ondan çekiniriz. Birincil Sistem ile ilgili diğer zihinsel etkinlikler de uzun süreli uygulamayla hızlanıp otomatikleşir. Örneğin Fransa’nın başkenti? dendiğinde aklımıza hemen Paris cevabının gelmesi gibi. Buna göre Birincil Sistem deyince aşağıdaki örnekler aklımıza gelebilir:

  • Ani bir ses duyduğumuzda refleks olarak o tarafa bakmak
  • Yolda giderken farkında olmadan büyük reklam panolarındaki sözcükleri okumak
  • Boş bir yolda araba sürmek
  • Bulaşık yıkamak

Birincil Sistemin yeterli olmadığı durumlarda devreye İkincil Sistem girer ve dikkatimizin kontrolü, her iki sistem arasında paylaşılır. Örneğin gürültülü bir ses duyduğumuzda o tarafa yönelmek normal şartlarda Birincil Sistemin işidir. Ancak kalabalık bir partide yüksek sesle yapılan çirkin bir yorumun geldiği yere doğru dönmekten kendimizi alıkoyabiliriz ama başımızı çevirmesek bile dikkatimiz başlangıçta en azından bir süre oraya yönelir. Bu da İkincil Sistemin aktif olduğunu gösterir.

Çok farklı faaliyetlerle ilgili olmakla birlikte İkincil Sistemin genel olarak dikkat gerektiren alanlarda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bazı örnekler:

  • Bir yarışta start tabancasının sesine hazırlanmak
  • Bir sayfalık metinde a harfinin kaç kere geçtiğini saymak
  • Bir başvuru formu doldurmak
  • Dikkat gerektiren bir kesme, dikme, hesaplama vs. işi yapmak

Günlük hayatta sık kullandığımız “dikkat kesilmek”, aslında oldukça yerinde bir ifadedir. Eğer yaptığımız işlere ayırabileceğimiz sınırlı bir dikkat bütçemiz varsa ve bu dikkat bütçemizi aşmayı denersek başarısız oluruz. Bunun nedeni, çaba gerektiren etkinliklerin birbirlerini engellemeleridir. Bu yüzden birkaç tane işi aynı anda yapmaya çalıştığımızda hepsini birden yapmak çok zor ya da olanaksızdır. Örneğin 17 x 24’ün sonucunu yoğun bir trafikte sola dönüş yaparken hesaplayamayız ve hatta kesinlikle denememeliyiz de. Ancak kolay ve az çaba isteyen şeyleri aynı anda yapabiliriz. Yolda yürürken sakız çiğnemek gibi😊

İkincil Sistemin yaptığı bazı işler o kadar dikkat ve özen gerektirir ki bu şekilde bir göreve yoğun bir şekilde odaklanmak, insanları -normal şartlarda dikkat çeken uyaranlara karşı bile- fiilen körleştirebilir. Bu konuyla ilgili ilginç bir örnek, psikologlar C. Chabris ve D. Simons’ın Görünmez Goril adlı kitaplarında belirttikleri bir deneydir. İsterseniz siz de önce bu link üzerinden deneye katılıp daha sonra yazıyı okumaya devam edebilirsiniz.

Bu deney kapsamında binlerce insan videoyu izlemiş ve yaklaşık yarısı deney sırasında olağandışı bir şey görmediğini söylemiştir. Gorile dikkat etmemizi engelleyen ve bu anlamda körlüğe neden olan şey ise bu sayma görevi ve özellikle takımlardan birini göz ardı etme talimatıdır.

Goril deneyi, zihnimizle ilgili iki önemli olguyu açıklıyor: Oldukça açık olan bir şeyi görmeyebiliriz ve aynı zamanda körlüğümüze karşı da kör olabiliriz.

Genel olarak Birincil Sistem ile İkincil Sistem arasındaki iş bölümü son derece verimlidir. Harcanan toplam çabayı asgariye indirir ve performansı azamiye çıkarır. Bu düzenlemenin çoğu zaman iyi işlemesinin nedeni, Birincil Sistemin genelde işini iyi yapmasıdır. Buna göre Birincil Sistemin alışıldık durumlara ilişkin modelleri genellikle doğru olarak işletir ve zor durumlara karşı hızlı tepki verirler. Buna karşın Birincil Sistem, bu hızlı ve otomatik davranışlardan kaynaklanan nedenlerden dolayı çoğu zaman yanlış kararlar da verir.

Özetle, yaptığımız şeylerin çoğu Birincil Sistemimizden kaynaklanır. Ama zora girdiğimizde İkincil Sistem yönetimi ele alır ve normal şartlarda son sözü o söyler. İkincil Sistemin görevlerinden birisi Birincil Sistemin dürtülerini bastırmaktır. Diğer bir deyişle İkincil Sistem özdenetimden sorumludur.

Bir başka örneğe bakalım:

Müller-Lyer deneyi olarak bilinen çalışmada deneklere aşağıdaki çizgiler gösterildi ve yorumları istendi. Değişik uzunlukta iki yatay çizgi, uçlarındaysa farklı yönleri gösteren iki kuyruk.

Alttaki çizgi bariz bir şekilde üsttekinden uzun görünüyor. Nitekim katılımcıların büyük bölümü de bu şekilde yanıt verdiler. Ancak çizgileri cetvelle ölçersek ikisinin de eşit uzunlukta olduğunu görürüz.

Bu deneyde uzun kararını veren Birincil Sistemdir. Buna karşın ölçüp doğruyu bulacak olan ise İkincil Sistemdir.

Birincil Sistem, otomatik olarak işlediği ve istendiği zaman devre dışı bırakılamadığı için sezgisel düşünce hatalarını önlemek genelde zordur. Birincil Sistemin yanlı değerlendirmelerinden her zaman kaçınmak mümkün olmayabilir çünkü İkincil Sistemin elinde hataya ilişkin bir ipucu olmayabilir. Olası hataların ipuçları bulunduğunda bile hatalar ancak İkincil Sistemin güçlü denetimi ve çaba isteyen etkinliği ile önlenebilir. Ne var ki hayatımızı yaşamanın bir yolu olarak sürekli tetikte olmayı istemeyebiliriz. Kendi düşüncemizi sürekli sorgulamak dayanılmaz ölçüde yorucu olabilir. Ayrıca İkincil Sistem de rutin kararları almakta Birincil Sistemin yerini tutamayacak kadar yavaş ve verimsizdir. Dolayısıyla yapılabilecek en iyi şey belki de bu iki sistem arasında bir uzlaşmaya gitmektir: Hata yapabileceğimiz durumları tanımayı öğrenmek ve risk yüksek olduğunda önemli yanlışlardan kaçınmak için daha çok yoğunlaşmak.

Örneğin aşağıda basit bir bilmece var. Çözmeye çalışmayın, yalnızca sezginize kulak verin:

  • Bir beysbol sopası ile bir topun toplam fiyatı 1 dolar 10 cent
  • Sopa toptan 1 dolar daha pahalı
  • Topun fiyatı ne?

Aklınıza bir sayı geldi. Bu da tabii ki 10 cent. Bu kolay bilmecenin ayırıcı özelliği sezgisel, cazip ve yanlış bir yanıtı akla getirmesidir. Problemi çözdüğünüzde göreceksiniz ki top 10 cent ise sopa 1 dolar 10 cent olacak. Bu da toplam 1,20 dolar demek. Doğru yanıt 5 centtir. Sezgisel yanıt, doğru cevabı bulanların da aklına gelmiştir ancak onlar sezgilerine direnmeyi başardıkları için doğru cevabı bulabilmişlerdir.

Yine aşağıdaki ifadelere bakalım:

  • Bütün güller çiçektir.
  • Bazı çiçekler çabuk solar.
  • Dolayısıyla bazı güller çabuk solar.

İlk bakışta doğru gibi görünmesine karşın bu argüman, mantıksal olarak yanlıştır. Çünkü çabuk solan çiçekler arasında hiç gül bulunmayabilir. Tıpkı sopa-top olayında olduğu gibi burada da akla hemen makul bir yanıt geliyor. Buna karşın onun doğruluğundan emin olmak için ciddi bir çaba göstermek gerekiyor. Israrla “Doğru! Doğru!” diye direten düşünce, mantığı kontrol etmeyi zorlaştırıyor ve çoğu kişi problemi etraflıca düşünme zahmetine girmeden kestirme cevaba gidiyor.

Bu ve buna benzer karşılaştığımız binlerce örnekten de görüyoruz ki günlük yaşamda mantığımızı doğru yürütmemizi engelleyen birçok durum var. İnsanlar bir sonucun doğru olduğuna inanırlarsa bunu destekler gibi görünen savlara -çürük olsalar bile- inanma eğilimi gösterirler. Özellikle Birincil Sistem işin içindeyse, çoğunlukla önce sonuç arkasından bunu destekleyen -veya hatta desteklemeyen- argümanlar gelir. Bu da yanlışımızda ısrar etmemize neden olur.

Zeka sadece akıl yürütme yeteneği değildir, aynı zamanda ilgili malzemeyi bellekten bulup çıkarma ve gerektiğinde dikkat gösterme yeteneğidir. Ne var ki çoğumuz için herhangi bir karar anında yavaşlayıp konuyla ilgisi olabilecek tüm olgular için aktif bir bellek taraması yapmak zor gelebilir. Bilinçli kontrol ve etkin bir bellek taramasının kapsamı, İkincil Sistemin kişiden kişiye değişen bir özelliğidir.

Birincil Sistem, dürtüsel ve sezgiseldir. Buna karşın İkincil Sistem, mantık yürütme kabiliyetine sahip ve temkinli ama en azından bazılarımız için tembeldir. Bireyler arasında bu açıdan da farklar görürüz. Bazı kişiler daha çok İkincil Sistemlerine benzerler; bazılarıysa Birincil Sistemlerine daha yakındırlar.

Görüldüğü gibi doğru ve mantıklı düşünme aslında çok da zekayla ilgili bir durum değil. Bazı kişiler çok daha zeki olabilirler. Ancak eğer İkincil Sistem yerine Birincil Sistem ile düşünme ve değerlendirme konusuna öncelik veriliyorsa yüksek zekanın insanı bu tür hatalardan korumadığını öne sürebiliriz.

Çağrışım ve Tetikleme

Psikologlar, bir sözcüğü görmenin ya da duymanın onunla ilişkili başka birçok sözcüğün anımsanmasında kolaylık sağladığını keşfetmişlerdir. Örneğin yakınlarda YEMEK sözcüğünü görmüş ya da duymuşsanız _ORBA sözcüğünü gördüğünüzde aklınıza ÇORBA gelir. Örneğin TORBA gelmez. Aynı şekilde kısa bir süre önce ÇARŞI sözcüğünü görmüşseniz _ORBA ifadesini ÇORBA olarak değil TORBA olarak tamamlamanız daha olasıdır. Buna tetikleme etkisi diyoruz.

Belleğe ilişkin anlayışımızda da tetiklemenin yalnızca kavram ve sözcüklerle sınırlı olmadığını anlıyoruz. Bilinçli olarak farkında olamayabiliriz belki ama eylem ve duygularımız, farkında olmadığımız birçok olay tarafından tetiklenebilmektedir. Örneğin Psikolog J. Bargh ve arkadaşları tarafından yapılan bir deneyde yaşları 18-20 aralığında olan öğrencilerden oluşan çeşitli gruplara beşer adet kelime verilmiş ve bunların dördünden oluşan birer cümle kurmaları istenmişti. Deneydeki gruplardan bir tanesine verilen beş kelime de genelde yaşlılıkla ilgili sözcüklerdi. Unutkan, kel, gri, kırışıklık, emeklilik gibi. Genç denekler bu görevi tamamladıklarında başka bir deney için koridorun öbür ucundaki bir ofise yönlendirildiler. Aslında deneyin ana konusu, bu süreçteki yürüyüşün değerlendirilmesiydi. Araştırmacılar, fark ettirmeden deneklerin koridorun bir ucundan diğerine ne kadar zamanda ulaştıklarını ölçtüler. Sonuçta yaşlılık temasıyla ilgili sözcüklerle cümle kuran gençler, koridorun diğer ucuna ötekilerden çok daha yavaş yürümüşlerdi.

Burada öğrenciler, bilinçli olarak yaşlılık fikrine varmamışlardır ancak yine de davranışları değişmişti.

Benzer şekilde parayı hatırlatan şeyler de çoğu kişi için rahatsız edici bir etki yaratır. Örneğin çalışma hayatında parayla motive olan kişilerin daha bencil oldukları ve ekip çalışmasına uyumda zorlandıkları görülmüştür. Bir deneyde katılımcılara biraz sonra başka birisiyle kısa bir tanışma sohbetine girecekleri ve oturmaları için iki sandalye hazırlamaları söylenmiştir. Parayla motive olan (“paraya düşkün olan” diyelim) katılımcıların sandalyeleri diğerlerine göre daha uzağa (80 cm karşı 118 cm, gibi) yerleştirdikleri gözlenmiştir. Bu bulguların genel niteliği, örneğin para fikrinin bireyselliği tetiklediğidir; başkalarıyla ilgilenmekten, onlara bağımlı olmaktan ya da başkalarından gelen talepleri kabul etmekten kaçınmak. Bu bulgular, bizi parayı çağrıştıran şeylerle kuşatan bir kültürde yaşamanın, davranış ve tutumlarımızı çok da hoşumuza gitmeyebilecek şekilde bile olsa etkileyebileceğini gösteriyor. Benzer şekilde bazı kültürler sık sık çeşitli kutsallara saygıyı anımsatan şeyleri ortaya çıkarırlar. Örneğin bazıları üyelerine sürekli Tanrı’yı anımsatır, bazı toplumlarsa kocaman görüntüleriyle çeşitli ulu siyasi karakterlere itaat etmeye teşvik eder. Diktacı toplumlarda ulusal önderlerin resim ve heykellerinin her yerde hazır ve nazır bulunmasının, “Biri Bizi Gözetliyor” hissini vermekle kalmayıp samimi duygu ve düşüncelerimizi ve bağımsız eylemlerimizi etkilemediğini iddia edebilir miyiz?

İnsanlar, genellikle tetikleme etkisinin varlığına inanmama ya da küçümseme eğilimindedirler. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında. İnsanların çoğu kendilerini mantıklı bireyler olarak görürler ve yaptıkları seçimlerin akılcı birtakım nedenlere dayandığına inanırlar. Dolayısıyla da kararlarının mantıksız bazı süreçlerden etkilenmiş olabileceğini kabul etmek istemezler. Sizin aklınıza da şu sorular geliyordur muhtemelen: Çok küçük görünen manipülasyonların verdiğimiz kararlarda bu kadar büyük etkileri olabilir mi? Ya da herhangi bir karar alırken çevreden gelen uyarıların insafına kalarak mı karar veriyoruz? Doğaldır ki bütün kararlarımızı böyle almıyoruz. Tetiklemelerin etkisi güçlüdür ama illa ki kendisinin büyük olması gerekmez. Bir seçimde oy sandıkları okullara değil de örneğin kiliselere/camilere yerleştirilse yüz seçmen arasında sadece kararsız olan belli bir sayıdaki insanların oyu değişecektir. Ama bu oranın da çok şeyi değiştirebildiğini ve hatta bütün seçim sonuçlarını etkileyebildiğini biliyoruz.

Zihnimizle ilgili en önemli kavramlardan birisi de “bilişsel rahatlık” olarak adlandırılan durumdur. Zihnimiz “Rahat” ve “Gergin” durumları arasında gidip gelir. “Rahat”, her şeyin yolunda gittiğinin işaretidir; tehdit yoktur, önemli haber yoktur, her şey kontrol altındadır, dikkati yeniden yönlendirmeye veya çabayı seferber etmeye gerek yoktur. Buna karşın “Gergin”, İkincil Sistemin seferber edilmesini gerektirecek bir durum olduğuna işaret eder. Bu da genel olarak “bilişsel gerginlik” olarak adlandırılabilir.

Çok genel olarak bilişsel rahatlığı sağlayan etkenler şunlardır:

  • Tekrarlanan deneyimler
  • Net görüntü
  • Tetikleyen fikir
  • İyi ruh hali

Bunların sonucu olarak da aşağıdaki duygular ortaya çıkar:

  • Tanıdık gelmesi
  • Doğru gelmesi
  • İyi gelmesi
  • Zahmetsiz gelmesi

Bu kapsamda verdiğimiz kararlarla ilgili genel olarak şunu söyleyebiliriz: Eğer yaptığımız değerlendirme ya da vardığımız yargı, bilişsel olarak rahatlık ya da gerginlik temeline dayanıyorsa, yanılsamalardan kaçınmamız imkansızdır. Yani çağrışım mekanizmasının rahat çalışmasını sağlayan her şey inançlarımızı etkileyecektir.

Örneğin insanların yalanlara inanmasını sağlamanın güvenilir yollarından birisi, bu yalanları sık sık tekrarlamaktır. Bu şekilde zaman içerisinde bu yalanlar insanlara tanıdık gelir ve tanıdık olanlarla gerçek olanları ayırt etmek zorlaşır. Onun için özellikle otoriter yapılar ve pazarlamacılar, bu olgunun her zaman farkındadırlar ve bu psikolojiden yararlanırlar. Bol bol tekrarlanan sözler ve sloganlar, bir süre sonra büyük kesimler tarafından doğru ya da gerçekmiş gibi algılanmaya başlanır. Hatta bu yanılsama öyle bir noktaya gelir ki bir olgu ya da fikri doğruymuş gibi göstermek için ifadenin bütününü bile tekrarlamak zorunda kalmazsınız. Cümlenin bir parçasının bile tanıdık olması, tüm ifadenin tanıdık gelmesi ve dolayısıyla doğru kabul edilmesi için genellikle yeterli olabilir. Tekrar tekrar “bir tavuğun vücut ısısı” ifadesiyle karşı karşıya bırakılan insanların “bir tavuğun vücut ısısı 144 derecedir (veya herhangi bir sayı)” cümlesini doğru kabul etme olasılıkları yüksektir. Günlük hayatımızda da bizim doğru bildiğimiz ancak yalnızca çok tekrarlandığı için inanmış olduğumuz bolca yalan ve yanlışın olduğundan emin olabilirsiniz. Örnek vermeye gerek var mı bilmiyorum; herhangi bir gazete ya da TV haberine bakmak yeterli olabilir sanki😊

Yine de daha somut bir örnek olması açısından aşağıdaki iki cümleye bakalım:

Adolf Hitler 1892 yılında doğdu.

Adolf Hitler 1887 yılında doğdu.

Bu cümlelerden ikisi de yanlıştır (1889’da doğdu). Ancak deneyler, insanların cümlelerden birincisine inanma olasılığının ikincisinden çok daha yüksek olduğunu göstermiştir.

Yine örneğin reklamcılar, “eğer bir ilan hazırlayacaksanız kaliteli kağıt kullanın ki harfler ile zemin arasındaki kontrast ortaya çıksın” şeklinde tavsiyede bulunurlar. Aynı şekilde renkli görsellerde metin koyu mavi veya kırmızı basıldığında inandırıcılık, yeşilin tonları, sarı veya soluk maviye göre çok daha fazla olacaktır.

Psikologların iddiasına göre hepimiz hayatımızın büyük bölümünü Birincil Sistemin izlenimleriyle yönlendirilerek yaşarız ve genellikle bu izlenimlerin kaynağını bilmeyiz. Mantık ya da çağrışım yoluyla başka inanç ya da tercihlerimize güçlü bir biçimde bağlıysak veya güvendiğimiz, hoşlandığımız bir kaynaktan geliyorsa, bilişsel rahatlık hissederiz ve doğru/gerçek kabul ederiz.

Örneğin yapılan bir araştırmada ilk piyasaya çıktıkları dönemde ticari simgeleri kolay okunan KAR, MOO vb. gibi hisse senetleri, PXG, RDO gibi zor okunan senetlere göre daha fazla kazandırırlar. Hiçbir ekonomik doğru ve gerçek veriye dayanmayan bu yaklaşımın rasyonel olmadığı açıktır. Ancak daha sonraki süreçlerde diğer ekonomik, ticari vb. bilgilerin devreye girmesiyle İkincil Sistem duruma ağırlığını koyar ve gerçek getirisine göre davranışlar şekillenir (onlar da ne kadar olabiliyorsa artık😊).

Nedenleri ve Amaçları Görmek

Olaylar arasında nedensel bağlantılar kurmak, bir öyküyü anlamanın bir parçası ve Birincil Sistemin otomatik bir faaliyetidir. Bilinçli benliğimiz olan İkincil Sistem, kendisine sunulan nedensel yorumu kabul eder ya da duruma göre sorgular.

Bir örnek vermek gerekirse, Saddam Hüseyin yakalandığında Amerika’da ekonomi ajansları şu haberi verdiler:

“ABD hazine bonoları yükseliyor. Saddam Hüseyin’in yakalanması, terörü engellemeyebilir.”

Hemen arkasından yeni bir haber düştü:

“ABD hazine bonoları düşüyor. Saddam Hüseyin’in yakalanması, riski varlıkların cazibesini artırdı.”

Görüldüğü gibi aynı olayla ilgili birbirine taban tabana zıt iki ayrı görüş, iki ayrı mantık içerisinde verilebiliyor. Aslına bakılırsa başlıkların yaptığı tek şey, tutarlılık ihtiyacımızı karşılamaktır; büyük bir olayın sonuçlarının olması gerekir ve sonuçların da onları açıklayacak nedenlere ihtiyacı vardır. Buna benzer şekilde gündelik hayatımızda da gerçekleşen olaylarla ilgili genellikle sınırlı bir bilgiye sahip oluruz ve Birincil Sistem, elindeki bilgi parçacıklarını birbirine bağlayarak tutarlı bir nedensellik açıklaması yapmaya çalışır. Ve genellikle bu işte oldukça uzmandır. Biz de buradan çıkan sonucu alır, ona inanır ve hatta zaman zaman bütün yaşantımızın temel felsefesi haline bile getirebiliriz.

Şöyle bir örneğe bakalım:

“New York’un kalabalık caddelerinde güzel görüntüleri seyrederek geçirdiği günün ardından Jane, cüzdanının kaybolmuş olduğunu fark etti.”

Bu kısa öyküyü okuyan insanlar yapılan bir çalışma kapsamında küçük bir bellek testine girdiklerinde, cümlede yankesici sözcüğünün görüntüler sözcüğünden daha fazla kullanıldığını iddia ettiler. Halbuki cümlede görüntüler var ama yankesici diye bir sözcük yok. Bunun nedeni de, Birincil Sistemin ürettiği ve mantık yürütmeye bağlı olmayan nedensellik izlenimlerinin olmasından kaynaklanıyor.

Zihnimiz, olan biteni tanımlamaya, onlara kişilik özellikleri ve belirli amaçlar atfetmeye ve eylemlerini bireysel eğilimlerin ifadesi olarak görmeye hazırdır, hatta heveslidir. Burada da yapılan çalışmalar, küçük bir bilgiden yola çıkarak olmayan bir amaç atfetmeye hazır olarak doğduğumuzu gösteriyor.

Konuyla ilgili Psikolog P. Bloom, şunları söylüyor: ”Nesnelerin dünyasını temelde zihinlerin dünyasından ayrı algılayarak hayalimizde ruhsuz bedenler ve bedensiz ruhlar canlandırmayı mümkün kılarız.” Buna göre algılamaya hazır olduğumuz bu iki nedensellik biçimi, birçok dinin merkezindeki iki inancı kabul etmemizi doğal hale getirir: Maddi olmayan bir kutsal varlık, fiziksel olmayan dünyanın nihai nedenidir ve ölümsüz ruhlar, biz hayattayken bedenimize hükmeder ve öldüğümüzde bedenlerimizi terk ederler. Bloom’a göre iki nedensellik kavramı, evrimsel güçler tarafından ayrı ayrı biçimlendirilerek dinin kökenlerini Birincil Sistemin yapısına yerleştirmiştir.

Sonuçlara Atlama Makinası

Günlük hayatta bağlamın bütünü, o kapsamdaki herhangi bir bileşeni nasıl yorumlayacağımızı da belirler. Farklı şekillerde olabilir ama genellikle zihin, kendisine en yakın gelen bir sonuca atlar ve ortadaki belirsizliğin ya da hatanın farkına varamayız.

Örneğin “Zeynep, perdeye baktı.” ifadesini duyduğumuzda aklımıza muhtemelen evde penceresindeki perdeye bakan bir kadın görüntüsü gelir. Bu, akla yatkın bir yorumdur ama olabilecek tek açıklama değildir. Eğer elimizde daha önce örneğin “sinemanın ışıkları söndü” gibi bir cümlemiz olsaydı, bu kez aklımıza bambaşka bir senaryo gelmiş olacaktı.

Buna göre cümleyi duyduğumuzda aklımıza tek bir yorum geldi ama gerçekliğin bu olup olmadığının farkında değildik aslında. Bu şekilde Birincil Sistem, diğer alternatiflerin hatta bunların alternatif olup olmadığının bile kaydını tutmaz. Birincil Sistemin dağarcığında bilinçli kuşku yoktur. Zihinsel çaba isteyen çelişkili ya da eksik yorumların da aynı zamanda akılda tutulması gerekir. Ancak belirsizlik ve kuşku, İkincil Sistemin etkinlik alanıdır.

Bu nedenle eğer Birincil Sistemin eksik ve yanlışlarından kurtulmak istiyorsak İkincil Sistemin sürekli canlı ve ayakta olması gerekir. Eğer örneğin İkincil Sistem başka bir şeyle meşgulse, bütünüyle Birincil Sistem devrededir ve bu durumda da neredeyse her şeye inanırız. Birincil Sistem kolay aldanır ve inanmaya eğilimlidir. İkincil Sistem ise kuşkulanmaktan ve inanmamaktan sorumludur. Ama İkincil Sistem zaman zaman meşgul, yorgun çoğu zaman da tembel olduğu için çoğu kararlarımız ve değerlendirmelerimiz, Birincil Sistemin etkisiyle yapılır ve büyük ölçüde hataya açıktır. Gerçekten de örneğin insanların yorgun ya da tükenmiş durumdayken reklamlar gibi içi boş, kandırıcı mesajlardan daha kolay etkilenebileceklerini gösteren çalışmalar vardır.

Abartılı Duygusal Tutarlılık ve Hale Etkisi

Eğer bir siyasi liderin politikalarını beğeniyorsanız muhtemelen sesini ve dış görünüşünü de beğeniyorsunuzdur. Bir kişinin -gözlemlemediğimiz şeyler dahil- her şeyini beğenme (veya beğenmeme) eğilimi, hale etkisi olarak bilinir. Hale etkisi, günlük hayatta insanlara ve durumlara bakış açımızı biçimlendirmekte önemli rol oynayan yaygın bir önyargıyı ifade eder. Birincil Sistemin ürettiği dünya tasvirini basitleştirmenin ve aslından daha tutarlı hale getirmenin yollarından birisidir.

Psikolog S. Asch, klasikleşmiş bir psikoloji deneyinde iki kişinin tariflerini sunup kişilikleri hakkında yorum istemiştir. Alfred ile Bernard hakkında ne düşünüyorsunuz?

Alfred: zeki-çalışkan-fevri-eleştirel-inatçı-kıskanç

Bernard: kıskanç-inatçı-eleştirel-fevri-çalışkan-zeki

Eğer çoğumuz gibiyseniz Alfred’e Bernard’a göre daha olumlu bakarsınız. Listedeki kişilik özellikleri bütünüyle aynı olmasına ve yalnızca sıralama farklı olmasına karşın ilk kişilik özellikleri, sonradan gelenlerin anlamını değiştiriyor. Zeki bir kişinin inatçılığı haklı görülebilir hatta saygı bile uyandırabilir ama kıskanç ve inatçı birinin zekası, onu daha tehlikeli yapar. Hale etkisi, aynı zamanda bastırılmış bir belirsizlik örneğidir. Yukarıdaki Zeynep-perde örneğindeki gibi inatçı sıfatı da aslında belirsizdir ve genel yaklaşımımızla tutarlı olacak şekilde kendi istediğimiz şekilde yorumlanacaktır.

Gördüğün Neyse Hepsi Odur (GNHO) Yaklaşımı

Birincil Sistem için başarının ölçütü, yaratmayı becerdiği öykünün tutarlılığı ile ilintilidir. Öykünün dayandığı verilerin niteliği, niceliği, doğruluğu, geçerliliği vb. önemi yoktur. Bir konuyla ilgili elimizde az bir veri olduğunda -ki buna çok sık rastlanır- Birincil Sistem, sonuçlara atlama makinası gibi çalışır ve en kestirme sonuca gider.

Şu örneğe bakalım:

“X iyi bir lider olacak mı? X, zeki ve güçlü…”

Aklınıza hemen gelen yanıt, Evet oldu. Elinizdeki çok sınırlı bilgiye dayanarak hemen bir sonuca vardınız ama aceleci davrandınız. Ya arkadan gelen iki sıfat yozlaşmış ve acımasız olsaydı, yine aynı şekilde mi düşünecektik?

Burada Birincil Sistemin elindeki sınırlı bilgiye dayanarak doğrudan bir sonuca vardığını görüyoruz. Bu yaklaşım, genel olarak Gördüğün Neyse Hepsi Odur (GNHO) şeklinde tanımlanıyor. Burada da görüldüğü gibi Birincil Sistem, izlenim ve sezgileri ortaya çıkaran bilginin hem niceliğine hem de niteliğine tamamen duyarsız bir şekilde bir sonuca ulaşıyor.

Günlük hayatta değerlendirmelerimizin birçoğunu da görsel birtakım izlenimlerden yararlanarak yaptığımızı biliyoruz. Örneğin insanların yüz şekli, değerlendirmelerimiz için bir ipucu sağlayabiliyor. Kişinin güçlü bir köşeli çeneye sahip olması, gülümsemesi ya da kaşların çatılı olması gibi. Dolayısıyla örneğin köşeli bir çeneyle asık suratın birleşimi, canlılar için bir risk olarak algılanabiliyor. Doğaldır ki yüz okumanın her zaman doğru sonucu verdiğini iddia edemeyiz. Örneğin yuvarlak çeneli olmak, tek başına sakinliğin bir göstergesi değildir. Ya da gülümsemeler de bir ölçüde sahte olabilir. Yine de binyıllardır oluşmuş bu ve buna benzer kalıpların düşünce sistemimizde hiçbir etkisinin olmadığını iddia edemeyiz.

Örneğin yapılan bazı çalışmalar, bu tarz etkilerin oy verme süreçlerinde bile etkisinin olduğunu göstermiştir. Buna göre bir deneyde deneklere tanımadıkları çeşitli siyasetçilerin fotoğrafları hızlı bir şekilde gösterilmiş ve hangilerinin kazanmış olabileceği sorulmuştur. Yüz şekillerine göre kazanmış olabilecekleri belirtilen kişilerin büyük çoğunluğunun (yaklaşık %70) gerçekten de ülkelerinde seçimleri kazandığı gözlenmiştir.

Genel olarak yeterlilik izlenimi veren yüzlerde güçlü bir çene, hafif kendinden emin gülümsemeyle birleştiğini görüyoruz. Bu yüz hatları ile politikacıların başarılı performansları arasında tabii ki bir ilişki yoktur. Ancak beynin kazanan ve kaybeden adaylara karşı tepkisiyle ilgili çalışmalar, değer verdiğimiz niteliklerden yoksun adayları reddetmeye, bu özelliklere sahip kişileri de -başarılarıyla ilgili somut bir nedenimiz olmasa bile- desteklemeye eğilimli olduğumuzu gösteriyor.

Yine yapılan araştırmalar, bu şekilde değerlendirme yapanların büyük çoğunluğunun çok televizyon izleyen ancak az kitap okuyan ya da hiç okumayan kesimler olduğunu gösteriyor.

Daha Kolay Bir Sorunun Yanıtlanması ve Tesadüflerin Etkisi

Zihnimiz zor bir soruya hemen yanıt bulamazsa onun yerine Birincil Sistem, konuyla ilgili daha kolay -ve genellikle yanıtını bildiği- bir soru bulup onu yanıtlar. Bu şekilde bir soru yerine başka bir sorunun bulunup onun yanıtlanması süreci ikame olarak adlandırılabilir.

Bu şekilde asıl soru yerine daha basit olan bir kısa yol sorusu bulunmuş olur.

Asıl soru: Yaşlı insanları dolandıran insanlar nasıl cezalandırılmalı?

Kısa yol sorusu: Dolandırıcı insanları düşündüğümde ne kadar öfkeleniyorum?

Benzer şekilde duygusal kısa yollarımız da bulunmaktadır. Beğendiğimiz ürünlerin risklerini göz ardı etmemiz, yararlarını abartmamız gibi.

Zihnimiz olayların çoğunda -göstermelik de olsa- bir nedensellik arar ve tesadüflere inanma konusunda genellikle isteksizdir. Ancak bu yaklaşım, gerçekten tesadüfen oluşmuş olayların değerlendirmesi sırasında ciddi hatalara yol açabilir.

Örneğin bir hastanede art arda doğan altı bebeğin cinsiyetini ele alalım. Burada erkeklerle (E) kızların (K) doğum sıralaması tamamen rastlantısaldır. Olaylar birbirinden bağımsızdır ve doğan bebeklerin sayısı bir sonrakini etkilemez. Şimdi üç olası sıralamaya bakalım.

  • EEEKKK
  • KKKKKK
  • EKEEKE

Sorumuz şu: Sıralamalar eşit derecede olası mıdır?

Sezgisel yanıt, “tabii ki hayır!” diyecektir. Ancak bu yanlıştır. Olaylar tamamen bağımsız ve E/K olma olasılığı %50 olarak değerlendirilirse her üç sıralamanın da gerçekten de olabileceği görülür. Dolayısıyla zihnimiz her olayda mutlaka bir nedensellik ararken bizi yanlış bir değerlendirmeye doğru yönlendirebilir.

Çıpalama

Bilinmeyen bir niceliği tahmin etmeden önce belirli bir değeri dikkate aldığımızda tahminlerimiz genellikle dikkate aldığımız bu değerlerin (çıpa) etkisinde kalır.

Örneğin:

  • Ghandi öldüğünde kaç yaşındaydı?

Bu sorunun cevabını bilmiyorsak bir tahmin yürütürüz.

Buna karşın aşağıdaki iki soruya bakalım:

  • Birinci soru: Gandi öldüğünde 144.den yaşlı mıydı genç miydi?
  • İkinci soru: Gandi kaç yaşında öldü?

Burada da bir tahmin yürütürüz. Ancak bu kez Gandhi’nin 144 yaşında öldüğüne inanmadığımız halde çağrışımsal mekanizmamız, oldukça yaşlı birisi olarak öldüğü izlenimi yaratır ve tahminimiz etkilenir. Muhtemelen ilk sorudaki tahminimize göre daha yüksek bir sayı söyleriz.

Birincil Sistem birbiriyle bağdaşan düşünceleri seçici bir biçimde etkinleştirerek sistematik bir yanlışlar ailesi yaratır. Bu da bizi kandırılabilir kılar ve inandığımız herhangi bir şeye çok güçlü bir biçimde inanmaya yatkın hale getirir.

Bir başka örnek:

Bir markette yapılan kampanya kapsamında indirimli ürünler için bazı günlerde “Kişi başına 12 paketle sınırlıdır”, bazı günlerdeyse “Kişi başına sınır yoktur” yazıları yazılıyor. İlginç bir şekilde müşterilerin sınır konan günlerde sınır olmayan günlere göre iki kat daha fazla ürün aldığı görülüyor.

Düşünce ve davranışlarımız hiç dikkate almadığımız, hatta farkında bile olmadığımız uyaranların etkisi altındadır. Bu nedenle önemli bir karar vereceksek ortada bir çıpalama etkisinin olabileceğini ve bu etkiye karşı koymak için harekete geçmemiz gerektiğini göz ardı etmememiz gerekir.

Bulunabilirlik kısa yolu ve Temsiliyet

Zihnimizin hatalı faaliyetlerinden birisi de bulunabilirlik kısa yoludur. Burada bir konuyla ilgili karar verme durumundaysak öncelikle o kategoriye ait yaşanmış örnekleri akımıza getiririz. Daha sonra da eğer kolay bir şekilde hatırlamışsak ve anılarımız tazeyse o örneklerin yaygın olduğu sonucuna vararak bir genellemeye gideriz.

Örneğin yakın zamanda bir uçak kazası olduğunda bir anda herkes bu konuya dikkat kesilir ve eğer bir yoluculuğa çıkma planı varsa muhtemelen uçak yerine otobüs ya da treni tercih eder. Fakat belli bir zaman sonra her şey normale döner ve tekrar uçak kullanmaya başlanır. Aslında risklerde herhangi bir değişiklik olmamasına karşın biz riskleri bu hatalı yönlendirme sonucunda farklı değerlendiririz. Normalde genel risk açısından otobüs ya da trenlerde daha çok kaza olsa bile yakın zamanda oluşan tek bir uçak kazası hepsinden daha riskliymiş gibi algılamaya yol açabilir.

Diğer yandan günlük değerlendirmelerimizde genellikle bazı temsiliyet ezberlerinin etkisinde kalırız.

Örneğin, New York metrosunda New York Times okuyan bir kadın için iki tahminli bir çalışma yapılmış:

  • Kadın doktora yapmış
  • Kadın üniversite mezunu değil

Çoğunluk, temsiliyet ezberleri gereği, kadının doktora yapmış birisi olduğunu söylüyor. Ancak ikinci seçeneğin de ciddi olarak düşünülmesi gerekir çünkü hem her türlü ezber yaklaşım insanları hata yapma potansiyeli taşır hem de New York metrosunda yolculuk yapan üniversite mezunu olmayan kişiler, doktora yapmış olanlardan sayıca çok daha fazladır. Dolayısıyla oransal olarak bakıldığında ikinci grubun olma olasılığı çok daha büyüktür.

Az Çoktur ya da Küçük Büyüktür

Temsiliyet, birlikte oluşturulması mümkün olan yakından ilişkili bir temel değerlendirmeler kümesine aittir. En temsil edici sonuçlar, kişilik tarifiyle birleşerek en tutarlı öyküleri yaratır. En tutarlı öyküler mutlaka en gerçekçi ve en olası öyküler değildir ama genellikle akla yatkındırlar. Ve tutarlılık, akla yatkınlık, olabilirlik kavramları, dikkatsiz kişiler tarafından kolaylıkla birbiriyle karıştırılabilir.

Dolayısıyla akla yatkınlığın eleştirel süzgeçten geçirilmeden olasılığın yerine koyulması, senaryolar tahmin aracı olarak kullanıldığında genellikle ulaşılan yargıya zarar verir.

Örneğin iki senaryo üzerinde düşünelim:

  • Gelecek yıl Kuzey Amerika’da büyük bir sel felaketi
  • Gelecek yıl bir gün Kaliforniya’da büyük bir sel felaketine neden olacak bir deprem

İkinci olayın gerçekleşme olasılığı matematiksel olarak daha düşük olmasına karşın yapılan çalışmalar, daha zengin ve daha ayrıntılı bir senaryoyu içerdiği için daha inandırıcı bulunduğunu gösteriyor. Günlük yaşantımız, tahmin yürütenler ve danışanları için buna benzer birçok tuzakla doludur: Senaryolara ayrıntı eklemek, onları daha akla yatkın ya da inandırıcı hale getirir ama gerçekleşme olasılıklarını azaltır.

Anlama Yanılsamaları

Ünlü yazar Nassim Taleb, Siyah Kuğu adlı kitabında geçmişin hatalı öykülerinin dünya görüşümüzü ve gelecekten beklentilerimizi biçimlendirdiğini ifade etmek için anlatı yanılgısı kavramını ortaya atmıştır. Anlatı yanılgıları, genellikle dünyaya anlam verme çabalarımızdan doğar. İnsanların ikna edici buldukları açıklayıcı öyküler aslında genelde basittir. Soyut değil somuttur; yeteneğe, aptallığa ve niyetlere şanstan çok daha büyük bir rol atfeder ve meydana gelemeyen sayısız olay yerine gerçekleşmiş olan birkaç çarpıcı olaya odaklanırlar. Taleb, biz insanların geçmiş hakkında dayanaksız açıklamalar uydurup doğruluklarına inanarak kendimizi sürekli aldattığımızı ileri sürüyor.

İyi öyküler, insanların eylem ve niyetlerine dair basit ve tutarlı bir açıklama sunarlar. Yukarıda bahsettiğimiz hale etkisi, değerlendirmelerin uygunluğunu abartarak açıklayıcı anlatıların tutarlılığına katkıda bulunur. İyi insanlar sadece iyi şeyler yaparlar ve kötü insanlar tamamen kötüdür.

Örneğin, “Hitler, köpekleri ve çocukları severdi” cümlesi, genellikle duyan herkeste bir şok etkisi yapar. Çünkü bu kadar kötü bir insanda herhangi bir iyilik emaresi, hale etkisinin yarattığı beklentileri bozar. Tutarsızlıklar, düşüncelerimizin rahatlığını ve duygularımızın berraklığını azaltır. Halbuki hayat; tutarsızlıklar, çelişkiler, çatışmalar, yanlışlar, hatalar ile doludur. Dolayısıyla bizlere de düşen, iyinin içindeki kötüyü, kötünün içindeki iyiyi, tutarlının içindeki çelişkiyi, çelişkili olandaki tutarlılığı vs. görmek ve değerlendirmelerimizi buna göre yapmaktır.

İkna edici bir anlatı, kaçınılmazlık yanılsamasını besler. Yani örneğin, Google örneğinde olduğu gibi iki öğrenci, bir garajda milyar dolarlık bir şirket yaratırlar. Bu bir başarı öyküsüdür, bunu biliriz. Ancak buna benzer binlerce başarısızlık öyküsü vardır. Çoğunlukla bunlardan bahsedilmez. Tek bir şanslı olaydan bahsetmek, aslında şansın sonucu etkilediği çok sayıda etkeni hafife almayı kolaylaştırır. Çünkü hiçbir öykü, farklı bir sonuca neden olan sayısız olayı içermez. İnsan zihni, gerçekleşmemiş olaylarla pek baş edemez. Meydana gelmiş olayların birçoğunun seçimler içerdiği gerçeği, bizi becerinin rolünü abartmaya ve şansın sonuçlardaki rolünü azımsamaya iter.

Dolayısıyla bu tip değerlendirmelerde Görünen Neyse Hepsi Odur kuralı çalışır. Bilinecek tek şey oymuş gibi elimizdeki enformasyonla uğraşmaktan başka çaremiz kalmaz. Erişebildiğimiz bilgiden elimizdeki en iyi öyküyü kurar ve iyi bir öyküyse ona inanırız. Paradoksal olarak, az şey bildiğimizde yap-boza yerleştirilecek parçalar daha az olduğunda tutarlı bir öykü kurmak daha kolaydır. Kurduğumuz öykünün anlamlı olduğuna dair rahatlatıcı inancımız sağlam bir temele dayanır; cehaletimizi görmezden gelme yeteneğimizin sınırı yoktur😊

Yanılsamanın özü, geçmişi anladığımıza inanmamızdır; bu, geleceğin de bilinebilir olması gerektiğini ima eder. Ama aslında geçmişi sandığımızdan daha az anlarız.

Bu şekilde yanılsamalı geriye dönük değerlendirmelerin geleceğe yönelik kararlarda da olumsuz etkileri vardır. Bir kararın kalitesini, karar alma sürecinin sağlıklı olup olmadığına göre belirlemek gerekir. Sonucunun iyi ya da kötü olmasına göre yapılan değerlendirmeler genellikle yanıltıcıdır.

Özetle, Birincil Sistemin anlam verme mekanizması, dünyayı gerçekte olduğundan daha düzenli, basit ve tutarlı görmemizi sağlar. Geçmişi anlamış olduğumuz yanılsaması, geleceği öngörüp kontrol edebileceğimiz yönündeki bir başka yanılsamayı besler. Bu yanılsamalar rahatlatıcıdır. Varoluşun belirsizliklerini tamamen kabullenme iznini kendimize vermemiz durumunda yaşayacağımız kaygıyı azaltırlar. Eylemlerin uygun neticeleri olduğuna ve bilgelikle cesaretin başarıyla ödüllendirileceğine ilişkin güven verici bir mesaja hepimizin ihtiyacı vardır.

Hata Bizde Değil: Dünyayı Anlamak Zor😊

Birincil Sistem, az sayıda delilden sonuca atlayacak şekilde tasarlanmıştır ama atlayışların uzunluğunu bilecek şekilde değil. Görünen Neyse Hepsi Odur kuralı nedeniyle sadece eldeki deliller önemlidir. Delilerin miktarı ve kalitesi pek önemli değildir çünkü zayıf delillerden çok iyi öyküler de ortaya çıkarılabilir. En önemli inançlarımızın bazıları için sevdiğimiz ve güvendiğimiz insanların bu inançlara sahip olmaları dışında elimizde hiçbir kanıt yoktur. Ne kadar az şey bildiğimizi düşünürsek, inançlarımıza duyduğumuz güvenin ne kadar mantıksız ve ne kadar da tehlikeli olduğunu anlayabiliriz.

Bu anlamda belki düşünmemiz gereken ilk konu, dünya zor ve öngörülemez olduğu için öngörü hatalarının kaçınılmaz olduğunu anlamaktır. İkincisi ise, yüksek özgüvene bir doğruluk göstergesi olarak güvenmemek gerektiğidir. Bu anlamda düşük özgüven, yüksek özgüvenden çoğu zaman -gelişime açık olma anlamında- daha aydınlatıcı ve yararlı olabilir.

Kararımıza çok güvenme ve kendimizden emin olma, genellikle bir yargının doğruluğuna ilişkin kötü bir göstergedir. Dolayısıyla bir şeyden ne kadar çok eminseniz o konuyla ilgili o kadar yanlış yapma olasılığınız vardır.

Hayat zordur. Bilinmeyen bir sürü konu var, onların yönetilmesi gerekir. Buna ek olarak bir de “bilinmeyen bilinmeyenler” vardır ki bunların yönetimi neredeyse imkansızdır. Bu zorluklardan kaçıp ezberlere ve zihin yanılgılarına yönelmek de çare değildir.

Örneğin piyangolarda büyük ödülün miktarı arttıkça bilet alanlar, kazanma olasılığının ne kadar az olduğu gerçeğini unuturlar. Halbuki verilen ödül ne olursa olsun piyangonun çıkma olasılığı küçüktür.

2003 yılında yapılmış bir araştırmada organ bağışının Avusturya.da %90, Almanya.da % 20 düzeyinde olduğu görülmüştü. Kültürel olarak birbirine oldukça yakın bu iki toplumdaki bu kadar büyük farkın nedeni araştırıldığında Avusturya.da organ bağışlarının doğal bir süreç olduğu ve organlarını bağışlamak istemeyenlerin sağlık formlarında bir kutucuğu işaretlemeleri gerektiği, buna karşın Almanya.da ise organ bağışlamak isteyenlerin bir kutucuğu işaretlemeleri gerektiği idi. Hepsi bu kadar. Bu örnekte de görüldüğü gibi böylesine önemli bir seçimi durumun son derece önemsiz bir özelliği tarafından kontrol edilebilir. Bu can sıkıcıdır çünkü çok önemli kararlarımızı bu şekilde vermek istemeyiz. Ancak biliyoruz ki hayatımızda verdiğimiz ya da vermediğimiz birçok önemli kararın altında belki de çok çok küçük bir sürü etken bulunuyor.

Odaklanma yanılsaması

Hayatta hiçbir şey, üzerinde düşünürken (odaklanmışken) sandığımız kadar önemli değildir.

İster iyi olsun ister kötü, yeni bir duruma uyum sağlamak büyük oranda giderek onu daha az düşünmekle mümkündür. Bu nedenle birçok olay, kişinin ancak dikkat gösterdiği zaman deneyimlediği, onun dışında normal yaşamını bir biçimde sürdürmesine engel olmayan niteliğe sahiptir.

Deneyimleyen benliğin yaşamı, her birisi belli bir değeri olan bir anlar dizisi olarak tanımlanabilir. Bir olayın değeri, sadece o olay kapsamındaki anların değerinin toplamıdır. Ama zihin olayları bu şekilde hatırlamaz. Anımsayan benlik, aynı zamanda öyküler anlatır ve seçimler yapar ama zamanı ne öyküler ne de seçimler doğru bir şekilde temsil eder. Öykü anlama sürecinde bir olay, birkaç kritik an ile -özellikle başlangıç, doruk ve sonla- temsil edilir. Genellikle olayla ilgili süre ihmal edilir.

Dikkatli İkincil Sistem, bizim olduğumuzu düşündüğümüz kişidir. İkincil Sistem, yargılarda bulunur ve seçimler yapar ama çoğu zaman Birincil Sistemin ürettiği düşünce ve duyguları destekler ya da rasyonalize eder. Bir işle ilgili iyimser olmanıza ekipteki bir kişinin size sevdiğiniz bir arkadaşınızı hatırlatmasının neden olduğunu ya da bir kişiden dişçinizi andırdığı için hoşlanmadığınızı bilemeyebilirsiniz. Açıklama istendiğinde doğru düzgün nedenler aramak için belleğinizi yoklar ve mutlaka da bazı cevaplar bulursunuz. Ama biliyoruz ki aslında gerçek nedenler başka yerdedir.

Kısa yol yanıtları rastgele değildir ve çoğu zaman yaklaşık olarak doğrudur. Kimi zaman da oldukça yanlıştır.

Ciddi bir hata yapmak üzereyken yüksek sesle çalacak bir uyarı zilinin olmasını hepimiz isterdik ama böyle bir zil maalesef yok. Çoğu zaman mantığın sesi, hatalı bir sezginin yüksek ve gür sesinden çok daha zayıf çıkabilir ve önemli bir kararın baskısı altındayken sezgileri sorgulamak tatsız gelebilir insana. Ayrıca başımız derde girdiğinde bir de kuşku ile uğraşmak istemeyiz genellikle.

Karar alıcılar bazen kendi kuşkularının tereddütlü sesini duymaktansa doğrudan sonuca atlamayı tercih ederler. Kararlar yalnız sonuçlarına göre değil de veriliş süreçlerindeki niteliklerine göre bakılırsa daha doğru değerlendirmeler yapılabilir.

Özetin Özeti

Yine oldukça uzun bir yazı oldu. Buraya kadar okuma sabrını gösteren okuyucu kaldıysa onlara teşekkür ederek meramımı birkaç cümle ile daha özetlemeye çalışayım.

Gördüğümüz gibi zihnimiz genellikle çok da akılcı bir şekilde çalışmıyor ve bizi zaman zaman yanlış kararlara yönlendirebiliyor. Beynimiz bu şekilde yanlış, hatalı hatta başka bir açıdan baktığımızda belki kendimizden utanacağımız şekilde bile çeşitli düşünce, fikir, inanç, görüşlerle vb. dolu. Dolayısıyla benim başta bu satırların yazarı olmak üzere bütün okuyuculara önerim; lütfen hiçbir fikir, düşünce, inanç, görüş, ideolojinin esiri olmayınız. En başta en çok inandığınız, en çok güvendiğiniz, en doğru kabul ettikleriniz olmak üzere bütün düşünce, görüş, inanç ve değerlendirmelerinizi sorgulayınız. Ve yanlış olanları değiştirmeyi, düzeltmeyi, gerekirse onlardan vazgeçmeyi, onları aşıp geride bırakmayı öğreniniz. Düşünceleriniz, görüşleriniz, inançlarınız, fikirleriniz; yere, zamana, koşula, bağlama göre değişebilen -ve hatta mutlaka değişmesi gereken- şeylerdir. Onlara aşık olmayınız. Yanlış, eksik, hatalı oldukları yerde düzeltmekten, değiştirmekten, değişmemekte ısrar ediyorlarsa da onlardan vazgeçmekten, kurtulmaktan çekinmeyiniz.

Yakın çevreme hep söylediğim bir şey var: Mantık, saklanabilen, depolanabilen, biriktirilebilen, miras bırakılabilen bir şey değildir. Hayatımız boyunca mantığımızın ne kadarını kullanabilirsek o kadarını kullanmış oluyoruz. Geri kalan da bizlerle beraber mezara gidiyor ve hiçbir işe yaramıyor. Dolayısıyla hazır yaşıyorken mantığımızı bol bol, rahat rahat, tepe tepe kullanalım; azalır, biter, eksilir, tükenir vs. diyerek onu kullanmaktan imtina etmeyelim😊

Herkese bol mantıklı günler diliyorum😊

100% LikesVS
0% Dislikes

Leave a Reply