Yeşil Mavi

Saniye Kısakürek, Seçici Geçirgen

Tutsak Cervantes

Becerikli şövalye Manchalı Don Quijote’un pek dünyaya aldırış ettiği yoktu. Çoğu zaman korku bile ondan korktu. Çılgınlar gibi yaşadı, akıllıca can verdi. Ve daha Don Quijote dünyaya gelmeden, onun yazarı Miguel de Cervantes Saavedra Osmanlıya karşı savaştı, esir düştü, bir kolunu kaybetti. Bu konuyla ilgili pek çok araştırma yapıldı, yazılar yazıldı. Cervantes’in Don Quijote adlı romanında yer alan Tutsak adlı öyküsünde de geçen bu talihsiz olaylara bir göz atalım.

İnebahtı’da Neler Oldu?

Osmanlı İmparatorluğu 15. ve 16. yüzyıllarda, Kuzey Afrika’dan Akdeniz ve Kızıldeniz’e kadar yayılışını sürdürüyordu. Bu yayılmayla birlikte, yeni savaş tekniklerini, özellikle de denizlerde yaşam ve mücadele tekniklerini bilmeleri gerekiyordu. Denizlere açılan Osmanlı, birçok unsurla da savaşmak zorundaydı. Venedikliler, Cenevizliler, İspanyollar, Portekizliler ve her türlü korsanla mücadele bunları kapsıyordu.

Düşmanların deniz teknikleri ve savaş biçimleri onlara çok yabancıydı her şeyden önce. Bunun için önce İslamlaşmış korsanların deneyim ve güçlerinden yararlanıldı. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Reis, Kılıç Ali Paşa, Uluç Hasan Paşa gibi isimleri bunlara örnek verebiliriz. Diğer taraftan hammadde yönünden Batılıları kıskandıracak bir zenginliğe sahipti Osmanlı. Bundan dolayı donanmayı oluşturmakta da güçlük çekilmiyordu. Yalnız buna karşın bazı çelişkileri de beraberinde barındırıyordu Osmanlı Donanması.

“Bu donanmanın başta gelen zayıflığı, uzman deniz birliklerinden yoksun oluşudur. Görünüşe göre daha çok tayfa olarak hizmet eden azablar bir yana bırakılırsa, kara birlikleri, yeniçeriler ve daha da fazla sayıda, tımarlı ordudan sipahiler, deniz serüvenlerinde –rastlantıya bağlı olarak– göreve alınırlar; ne var ki, bu da, deneyimlerine ve yaşam biçimlerine yabancıdır onların.”

1571 yılında meydana gelen İnebahtı Savaşı’nda ise bu eksikliklerin bir sonucu olarak yenilgi kaçınılmaz olmuştu. Neticede Osmanlı donanmasının tamamına yakını yok edildi. Osmanlı devleti bu savaştan sonra toprak kaybetmese de Avrupa kamuoyunda var olan, Türkler’in yenilmezliği inancını derinden sarsmış ve yenilgi, Avrupa’da kısa süreli de olsa büyük sevinç yaratmıştır.

Bununla birlikte büyük bozgunun hemen ardından altı ay gibi oldukça kısa bir sürede yepyeni bir donanma hazırlatan II. Selim, donanmayı eskisinden çok daha güçlü bir hale getirerek, Kıbrıs’ı almak isteyen haçlı donanmasının bir daha bu cesareti bulmasına izin vermemiştir.

Nitekim Sokullu’nun, Venedik elçisine; “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz İnebahtı’da donanmamızı bozmakla sakalımızı traş ettiniz. Traş edilen sakal yeniden çıkar ama, bir kolun yerine gelmesi imkansızdır” şeklindeki sözleri de ünlüdür.

Cervantes ve İnebahtı sonrası

Gelelim ünlü Don Kişot romanının yazarı Miguel de Cervantes’e. Cervantes’in yüzyılları aşıp gelen romanında şövalye romanları okumaktan delirmiş bir beyefendinin maceraları anlatılmaktadır. Çeşitli öykü gruplarından oluşturduğu romanında Cervantes, katıldığı İnebahtı Savaşı’ndan, “Tutsak” adlı öyküsünde bahseder.

“… Papa V. Pius’un, İspanya ve Venedik Cumhuriyeti’yle birlikte, ortak düşmanımız Türklere savaş açacağını öğrendik, Türk donanması, Venedikliler’in malı olan Kıbrıs’ı ele geçirmişti, büyük ve acı bir kayıptı bu bizim için. Yüce kralımız Don Felipe’nin süt kardeşi, Altes Don Juan de Austria’nın bu ortak güce başbuğ olacağını ve büyük savaş hazırlıkları yapıldığını öğrendik.”

“Sizin anlayacağınız şu ünlü Lepanto (İnebahtı) savaşında ben de vardım…”

Cervantes burada Diego de Urbina isimli kişinin ağzından anlatmıştır bu öyküyü. Ama bu ad uyduruk bir ad değildir. Kendisiyle birlikte savaşa katılan arkadaşının adıdır. Ve katıldığı bu savaştan gururla bahseder. Türkler’in bu savaşta yenilerek donanmalarının büyük bölümünü kaybetmiş olmalarından ve denizler üstünde yenilmelerinin ispatı olan bu savaşın sonundan ise şöyle bahseder:

Hıristiyanlık için pek mutlu bir gündü o. Bütün Avrupa uluslarını Türkler’in deniz üstünde yenilmez oldukları efsanesinden kurtarıyor, Osmanlı gururunu yıkıyorduk.”

Savaşın sonu böyle bitmesine rağmen yazar sonunda Uluç Ali’nin gemilerinden birinde esir düşer. Bu ünlü savaşta Cervantes kahramanca çarpışmış; iki kez göğsünden yaralanmış, bir top güllesiyle sol elini kaybetmiştir.

“Başarılı ve gözü pek bir korsan olan Cezayir Beylerbeyi Uluç Ali, bizim Malta Beyinin kadırgasını sıkıştırıp ele geçirmişti, gemide ciddi şekilde yaralanmış üç şövalyeden başka kimse kalmamıştı. Benim birliğin bulunduğu Juan Andrea kaptan gemisi bizimkinden ayrıldı, askerlerim yardımıma gelemedi ve ben, öteki gemide bir başıma kalıverdim. Karşı koymak olanaksızdı. Çok kalabalıktılar. Sonunda yara bere içinde teslim oldum.”

Savaşın sonucu Hıristiyanlar açısından mutluluk ve gurur vericidir ama Cervantes için acı bir sondur.

“Uluç Ali’nin, bütün gemileriyle kaçıp kurtulduğunu duymuşsunuzdur sanırım. Böylece, onca mutlu insan arasındaki sayılı mutsuzlardan biri olan, Türk kadırgalarında kürek çekmekte olup da o gün özgürlüğe kavuşan binlerce Hıristiyan’a karşılık tutsak düşen gene bendim.”

***

Don Kişot romanında geçen Tutsak adlı öyküsünün İnebahtı Savaşı’yla ilgili kısmından sonra, ikinci bölümünde de Cervantes’in Türklere esir düştükten sonra yaşadıklarına göz atmaya devam edelim.

İnebahtı’dan sonra Cervantes’in kaderi değişmişti. Hıristiyanlar zafer şarkıları söylerken, Cervantes Türklere esir düşmenin üzüntüsünü yaşamaktadır. Yıllarca esaret altında yaşayan Cervantes Türk gemilerinde kürek çekmiş, Osmanlı hapishanelerinde yatmıştır. Bundan dolayı Türkleri yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Don Kişot’un ağzından anlattığı “Tutsak” adlı öyküsünde de bu özelliklerden yeri geldiğince bahseder. Bunlardan bir tanesi de Kılıç Ali Paşa hakkındadır.

Büyük Sultan Selim, Cervantes’i tutsak eden, aynı zamanda Malta sancağını da getiren Uluç Ali Paşa’yı Kaptan Paşa yapar.

“Türkler onu Uluç Ali Paşa diye çağırırlardı. Uluç adı yavuzluğundan ötürü verilmişti. Türkler insana ya bir kusurundan ya da bir niteliğinden ötürü ad takarlardı. Yalnız dört soyadları vardır, bunlar da Osmanlı hanedanından gelmedir, sultanlar kullanır.

Bu Uluç Ali Paşa da Türklere tutsak düşmüş, on beş yıl kürek çekmiş. Otuz dört yaşında kürek başındayken, Türk’ün biri onu yaman kırbaçlamış, o da öfkesinden dinini değiştirmiş, öç alabilmek için Müslüman olmuş. Öyle büyük kahramanlıklar göstermiş ki sultan sarayındaki beylerin başvurduğu utanç verici yollardan hiçbirine ihtiyaç kalmadan Cezayir Beylerbeyi olmuş, sonra da Kaptan-ı Derya. Bu devletin üçüncü büyük mevkiiydi. Uluç Ali’nin aslı Kalabreliymiş.”

Tarih kaynaklarına baktığımızda ise Kılıç Ali Paşa şöyle anlatılır;

1500 yılında İtalya’da Kalabriya’nın bir köyünde yoksul bir balıkçının oğlu olarak dünyaya geldi. Yeniyetmelik döneminde rivayete göre papaz olmak üzere Napoli’ye giderken Berberi korsanlarından Ali Ahmet Reis tarafından tutsak alındı. Uzun süre kadırgalarda forsalık yaptı. Daha sonra Müslüman olarak özgürlüğünü kazandı ve Ali adını aldı. Korsanlık yapmaya başladı. Arap olmayan korsanlara verilen Uluç namı ile de anılmaya başlandı.

***

Don Kişot’un anlattığı bir diğer öykü ise Osmanlılar’ın Tunus’u almasıyla ilgilidir. Osmanlı’nın Akdeniz’deki mücadelesi devam etmektedir. 1573’te İspanyollar Tunus’u alır. Bunun üzerine İspanyollarla Osmanlılar arasında bir çekişme başlar. Tunus’u almak üzere harekete geçen Osmanlı Sultanı “Türklere özgü bir ileri görüşlülükle” Venediklilerle barış anlaşması imzalar ve Akdeniz’deki yerini sağlama alır.

“Osmanlı 1574’te Tunus’a asker saldı. Ben de vardım bu savaşlarda, kürek başındaydım, özgürlüğe kavuşma konusunda en küçük umudum yoktu,” diyerek içinde bulunduğu duruma dikkat çeker.

Hiçbir tarih kaynağında belirtilmeyen, Türklerin Tunus’ta kullandığı savaş tekniklerini de anlatır bu hikayede. “Türkler çöldeki kumun kolayca küreklendiğini öğrenirler. Kumu torbalara doldurarak, torbaları üst üste yığarak öyle bir tümsek yaptılar ki kentin duvarlarını aştı. Bunun tepesinden perde gerisinden ateş eder gibi rahatça tüfek attılar, böylece, kuşatılanların bütün savunma olanaklarını yok ettiler.”

Böylece kale düşer, Tunus Osmanlı hakimiyetine geçer. Bu zorlu savaş her iki taraftan da binlerce kayıp vermiştir. Türkler savaşı kazanmasına rağmen kayıpları çok fazla olmuştur:

“Kale düştü ama bu düşüş Türklere pek pahalıya mal oldu. İçerideki askerler öyle yaman bir savunma yaptılar ki yirmi iki hücum sırasında yirmi beş bini aşkın düşman öldürdüler.”

Bir diğer hikaye de Tunus düştükten sonra kaçan şövalyelerle ilgilidir. Türklere esir düşmemek için kaçan şövalyelerden birisine yardım eden yandaşlarının hainlik etmesi sonucu şövalyenin başı kesilir. Şövalyenin başını Türk kaptana götürürler. Ancak Kaptan Paşa “Hainlik işe yarasa da hainler tiksinti vericidir” diyerek, şövalyeyi canlı getirmediler diye adamları astırır.

Bu savaştan kısa bir süre sonra Kılıç Ali Paşa ölür. Kılıç Ali Paşa’nın esirleri ise Cezayir beylerine dağıtılır. Cervantes ise Venedikli Hasan Ağa adında daha sonra Cezayir beylerbeyi olan birine düşer.

1575-1580 yılları arasında Cezayir’de esir olarak yaşayan Cervantes, orada da dolandırıcılıkla itham edilip hapse atılır.

Burada yazmaya daha sıkı sarılmıştır. Yaşamının sonlarına doğru ünlü eseri Don Quijote (Don Kişot)’u hapishanede kaleme alır. Yüzyıllar öncesinden gelen ve birçok esere esin kaynağı olan bu romanının, “Tutsak” adlı öyküsünde Cervantes, hayatından kısa bir kesit sunmuş bize. Bunun yanı sıra tarihin gizli kalmış bazı gerçeklerine de açıklık getirmiş ve o dönemin sosyal, siyasi ve kültürel yönlerine de değinmiştir.

100% LikesVS
0% Dislikes

Leave a Reply