Yeşil Mavi

Burhan Müküs-Anılar

Sivilleşemeyen Toplum

Makbul toplum, sivil toplumdur; yani kendisi olabilen toplumdur. Sivil toplumlar, özgürce karar verebilen bireylerden oluşur. Kalkınmış toplumların temelinde de kendi aklıyla düşünebilen, sorgulayabilen ve sorumluluk alabilen bireyler vardır.

Sivilleşemeyen toplumların ise sorumlulukları çoktur; fakat bu sorumluluklar çoğu zaman kendi doğrularıyla doğrudan ilişkili değildir. Geçmişten devraldıkları ağır bagajları, yükleri vardır. Bu yükler toplumun hareket kabiliyetini sınırlar. Toplum kendisini bir veya birkaç değere, kavrama, ideolojiye ya da kahramana bağlı ve onlara karşı sorumlu sayar.

Bu tür toplumlarda düşünme ve sorgulama zayıftır. Çünkü düşünmeye ve sorgulamaya gerek olmadığına inanılır. Onlardan önce birileri düşünmüş ve “doğruyu” bulmuştur. Böylece düşünsel bir tembellik ortaya çıkar. Yüz yıl, hatta bin yıl önce benimsenmiş bir kabul, bugünün de değişmez doğrusu sayılır.

Bir değere veya ideolojiye bağlanmadan yaşayamayan insanlar, zamanla sürü psikolojisiyle hareket etmeye başlar. İdeolojiler ve mutlaklaştırılmış inançlar insanın görüş alanını daraltabilir. Böyle bir ortamda doğru, yalnızca bağlı olunan ideolojinin doğrusudur; onun dışındaki her şey yanlış kabul edilir. Kişi artık özgür bir birey olmaktan çıkarak bir müride dönüşür. Bir şeyhe, lidere, kahramana ya da teolojik bir kavrama bağlanır.

Bu toplumlar geçmişleriyle ve geçmişte yaptıkları hatalarla da kolay kolay yüzleşemezler. Oysa geçmişini sorgulamayan toplumlar karanlıkta yürür; sorgulayabilen toplumların ise önü daha açık ve aydınlıktır.

Sivilleşemeyen, bir ideolojiye veya lidere sıkı sıkıya bağlı kalan siyasi partiler de çoğu zaman ideolojilerinin sınırları kadar büyüyebilirler. Daha da ilginci, başarısızlıklarının nedenini ideolojik kalıplarını sorgulamakta değil, o değerlere yeterince sahip çıkmamakta ararlar. Oysa ideolojik ve cemaatçi bakış, hayatın bütün gerçekliğini yansıtmaz.

Böyle yapılarda en güvenilir görülen insanla bile ancak bir “ihanet sabahına” kadar yol yürünebilir. Çünkü bireysel vicdanın, özgür düşüncenin ve kurumsal kültürün gelişmediği yapılarda bağlılık kişilere ve güç ilişkilerine dayanır.

Sivilleşemeyen toplumlarda en küçük bir toplantı, hatta yalnızca günlük bir sorunu çözmek amacıyla yapılan bir buluşma bile ideolojinin, inancın veya resmî anlayışın sembolleriyle kuşatılır. İnsanlar sivil davranmak yerine hemen “hazır ol”a geçer ve ritüelleri eksiksiz yerine getirir. Gündemin asıl konusu ikinci plana düşerken resmî maddeler her şeyin önüne geçer.

Örneğin, “Biz buraya bahçemizin nasıl sulanacağını konuşmak için toplandık; hazır ola geçmesek, saygı duruşu yapmasak olmaz mı?” demek kolay değildir. Çünkü ritüeli sorgulamak, toplantının konusundan bağımsız olarak, bağlı olunan değerleri sorgulamak gibi algılanır.

Sivilleşemeyen toplumlar, bir bakıma günümüzün modern aşiretleridir. Hatta bazı yönleriyle geleneksel aşiretlerden daha sorunlu hâle gelebilirler. Sivil olmayan yapılarda liyakat yerine güç öne çıkar; en çok bilen, en yetkin veya en erdemli olan değil, en güçlü olan başkan seçilebilir.

Ardından lidere ve onun söylemlerine bir kutsallık giysisi giydirilir. Sözleri ve buyrukları tartışılmaz hâle gelir. “Biz kefenimizi giyerek bu yola çıktık.” denir; fakat ölümden sonra geride yalnızca kefen değil, kimi zaman yurt dışında paralar, altınlar ve tapular da kalabilir. Sivilleşemeyen toplumun bireyi böyle bir tabloya itiraz etmekte zorlanır. Hatta zaman zaman bunu normalleştirmeye ve meşrulaştırmaya çalışır.

Türkiye’de de bunun örneklerine rastlamak mümkündür. Oysa güçlü bir sivil toplumda böylesi durumlar karşısında toplumsal tepki doğar; hesap sorma mekanizmaları harekete geçer.

Sivilleşemeyen toplumlar itaat toplumlarıdır. İtiraz kültürleri zayıftır. Haksızlıkları kabullenmeye yatkındırlar ve sembollerin ya da liderlerin buyruğu altında yaşamaya alışırlar. Oyları çalınsa, medyaları susturulsa, ekonomik değerleri kötü yönetilse veya kamusal varlıkları elden çıkarılsa bile güçlü bir toplumsal tepki gösteremeyebilirler. Bunun yerine sembollerine daha fazla sarılırlar. Daha fazla zarar gördükçe daha fazla bağlanabilirler.

Çünkü kendileriyle ve geçmişte yaptıkları hatalarla yüzleşmek kolay değildir.

Oysa itiraz toplumlarında bir itiraz kültürü vardır. İnsanlar haksızlığa ve yanlışa karşı ses çıkarırlar. Bu toplumlar lider toplumları değil, kurum ve parlamento toplumlarıdır.

Mao Zedong, modern Çin tarihinin en önemli siyasi liderlerinden biridir. Çin Komünist Devrimi’nin ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun başlıca aktörlerindendir. Uzun Yürüyüş ve sonrasında yaşanan mücadeleler, Çin tarihinin yönünü değiştirmiştir. Ancak bir toplumun gelişmişliğinin ölçüsü, tarihsel liderlerini sonsuza kadar kutsallaştırması değil, gerektiğinde onları eleştirebilmesi ve aşabilmesidir.

Bugün Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki temel farklardan biri de burada görülebilir. Kuzey Kore, lider kültünün son derece güçlü olduğu kapalı bir rejimdir. Güney Kore ise bütün sorunlarına rağmen parlamentosu, seçimleri ve demokratik kurumları bulunan bir toplumdur. Buradaki mesele yalnızca iki ülkenin ekonomik gelişmişlik farkı değil, bireyin devlet ve iktidar karşısındaki konumudur.

Sivilleşemeyen toplumlar aynı zamanda lider ve kahraman toplumlarıdır. Yaşar Kemal’in kahramanlık kavramına mesafeli yaklaşımını gençliğimde anlamakta zorlanırdım. Zamanla kahramanlaştırmanın taşıdığı tehlikeyi daha iyi anladım. İnsanları sorgulanamaz kahramanlara dönüştürmek, toplumun kendi iradesinden vazgeçmesine yol açabilir.

İstenen, lider toplumu değil; güçlü bir parlamentosu, bağımsız kurumları ve özgür seçimleri olan bir toplumdur. Demokratik yönetim ancak sivilleşmiş, üyeleri özgür bireylere dönüşmüş; aşiret, cemaat ve kör milliyetçilik kültürünün sınırlarını aşabilmiş toplumlarda güçlenebilir.

Bu, insanların inançlarını veya etnik kimliklerini inkâr etmeleri anlamına gelmez. Tam tersine, kişi kendi inancını ve kimliğini korurken onları siyasal ve toplumsal hayatın tek belirleyicisi olmaktan çıkarabilmelidir. Kimliğini inkâr etmeden onu aşabilen, başka kimliklerle eşit ilişki kurabilen birey gerçek anlamda sivilleşmiş bireydir.

Umarım bir gün ülkemizde kutsallaştırılan sembolleri inkâr etmek zorunda kalmadan eleştirebilme, tartışabilme ve gerektiğinde aşabilme olgunluğuna ulaşırız.

Türkiye toplumunun farklı kesimlerinde güçlü bir itaat kültürü vardır. İnsanların bir bölümünde eleştirel düşünme, sağlıklı değerlendirme ve empati kültürü yeterince gelişmemiştir. Bu eksiklik toplumsal ölçekte yoğunlaştığında bir tür çürüme yaratır.

Üstelik yapay zekânın hayatımıza olağanüstü bir hızla girdiği bir dönemde yaşıyoruz. Yapay zekânın sağladığı kolaylıklar kadar yaratabileceği tehlikeler karşısında da düşünmeden, sorgulamadan ve umursamadan yaşamak ciddi bir risktir.

Bu sorun, bu toplumda yaşayan hepimizin sorunudur. Çünkü itaat kültürü yalnızca bireyi değil; demokrasiyi, adaleti, kalkınmayı ve dünya toplumlarıyla rekabet gücümüzü de etkiler.

Asıl soru şudur:

İtaat eden değil, itiraz edebilen; sorgulayan ve özgürce karar verebilen bir topluma nasıl dönüşebiliriz?

Yıllardır toplumsal meselelerde yeterince fikir beyan etmeyen üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler, meslek örgütleri ve adli kurumlar bu konuda sorumluluk almalıdır. Eleştirel düşünceyi, özgür bireyi, hukukun üstünlüğünü ve demokratik katılımı geliştirmek için toplumsal bir seferberliğe ihtiyaç vardır.

Çünkü zaman durmuyor.

Aleyhimize işleyen gidişata “dur” diyebilmeliyiz.

Bu toplumun cemaatten cemiyete, itaatten sorgulamaya, lider kültünden kurumsal yönetime, bağlı bireyden özgür yurttaşa geçmesi gerekiyor.

Gerçek devrim, belki de budur.

100% LikesVS
0% Dislikes

Leave a Reply