Katil değiliz biz, onlar gibi değiliz.
Filistinli şair Marwan Makhoul der ki “Politik olmayan şiir yazabilmem için kuşların sesini duymam gerek, ve kuşları duyabilmem için savaş uçakları susmalı”. Sinema da aynı şiir gibi başka şansı olmayanlara politiktir; savaş uçakları bir yana, toplumu oluşturan insanların mevcut sisteme dayalı sorunlarının tümü çözülene kadar politik kalacaktır. En az Filistin kadar İran halkı da çok iyi bilir hayatta kalmanın her gün bir mücadele, bir savaş haline gelebildiğini. Yıllardır savaş uçaklarının yanı sıra bir de toplumsal ve içsel kargaşalarla uğraşan bir ülkenin dünya sinema literatüründe tarih üstüne tarih yazması, en içten filmleri yapan en cesur yönetmenlerin buradan çıkması boşuna değil. Ülkesinde daha önceden de birçok kere maruz kaldığı tutukluluğa rağmen yine de bu sene yaşanan katliamlardan sonra İran’a geri dönen yönetmen Jafar Panahi, politik sinema yoluyla başkaldırı nasıl olur, tüm dünyaya 2025 çıkışlı İran, Fransa ve Lüksemburg ortak yapımı filmi “Görünmez Kaza” ile gösteriyor. Cannes’da Altın Palmiye ödülüne layık görülen ve ilk çıktığından beri eleştirmenlerden büyük övgüler toplayan film, derin felsefi altyapısıyla bana kalırsa sinema literatüründe kalıcılığı çoktan yakaladı bile. İnsanın her izleyişinde benliğinden farklı bir şeyler bulduğu bu film, ancak bu spesifik coğrafyanın bir meyvesi olarak hayat bulabilirdi zaten. Çünkü bazı başkaldırıların ve umutların gün yüzüne çıkması kimi acıların tadılmasına bağlıdır. Pek çok insanın akıl sır erdiremeyeceği, sahip oldukları yaşam tarzları dolayısıyla asla anlamayacağı acılardır bunlar.
Görünmez Kaza, izledikçe Hannah Arendt’e adeta atıfta bulunuyormuş gibi hissettiren bir film. Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” adlı eserinde yazdıklarıyla o kadar el ele, iç içe gidiyor ki izlerken Arendt’in yakalamayı başardığı evrenselliğe, kalıcılığa hayran kalmamak elde değil. Kitabın bir bölümünde yazar diyor ki “İnsan empatisinin ölümü, bir kültürün barbarlığa doğru sürüklenmek üzere olduğunun en erken ve en belirgin işaretlerinden biridir.” Filmin ana konusu da işte tam olarak bu: Empati duygusu, yokluğunun insana neler yaptırdığı, varlığının insandan neler çalabildiği ama aynı zamanda neler kazandırdığı.
Filmin ilk karesi, anne, baba ve çocuktan oluşan bir ailenin araba yolculuğuyla açılıyor. Bir süre sonra arabalarının bozulması üzerine bir benzinlikte durup yardım isteyen aile, sorun bir şekilde hallolduktan sonra yola devam ediyor. Ancak yola çıktıklarında takip edildiklerinden habersizler. Sonrasında yaşananlar izleyiciyi şoke ediyor. Benzincide çalışan ve bir sebepten ötürü aileyi takip etmeye başlayan Vahid’in, babayı yalnızken bayıltıp kaçırdıktan sonra hiçliğin ortasına gömmeye geldiğini görüyoruz. İnsan sinirlenmeden edemiyor. Bu adam deli mi? Tatlı bir aile babasından ne istemiş olabilir? Neden onu gömmek istiyor? Bu nefret niye? Vahid’in nefretinin sebebi çok açık aslında: Ondan zorla çalınan hayatın bir daha geri gelmeyecek olması. Hapiste ona işkenceler eden, bu işkenceler yüzünden belinde kronik bir ağrının, asla düzelmeyecek bir rahatsızlığın oluşmasının sebebi bu aile babası. Ona adamın kimliğinde yazan, normalde kullandığından farklı bir isimle hitap ediyor Vahid: İkbal, diyor. Ancak adam Vahid’in sandığı kişi olmadığına yeminler ediyor ve Vahid ne yapacağına, neye inanacağına karar verememesi üzerine bu adamın kimliğini ona kesin bir şekilde söyleyebilecek başka insanları bulmaya gidiyor. Film, zamanında cezaevinde aynı kişi tarafından kan dondurucu işkencelere maruz kalmış olan Vahid, Shiva, Goli ve Hamid’in (ek olarak işkence görmemiş olsa da Goli’nin eşi de onlarla geliyor) bu eli kolu bağlı ve tutsak halde bulunan adamla ne yapacaklarına karar vermeye çalışırken başlarından geçen maceraları anlatıyor.

Yönetmen filmini ‘kara mizah’ olarak tanımlasa da, mizahtan çok her bir karesinde ağır bir sorgulama ve düşündürme hissiyatı uyandıran bir filmdi benim için. Filmin sonuna kadar gerçekte o eli kolu bağlı adamın kim olduğuna emin olamazken insan, ‘biz’, ‘onlar’, ‘şiddete şiddetle karşılık verme’ gibi kavramları çok sorguluyor. Bana kalırsa, filmin asıl kalbi olan sahne, ne yapmaları konusunda tamamen zıt fikirlere sahip olan eski sevgililerin, Shiva ve Hamid’in arasında geçen diyalog: ‘Onlar şiddete başvurdu diye bizim de yapmamıza gerek yok. Sonu hiç gelmeyecek mi?’ diyor Shiva.
Hamid cevap veriyor: Mesele şiddet değil, suç işlemek. Anlıyor musun? Shiva, savaştayız. Şakası yok bu işin! Öldürmezsen ölürsün!
Sorun tek bir kişi değil, itaatkâr bir görevliyle sistemi karıştırıyorsun.
Sistemi yaratan o şerefsizler. Sadece itaat mı ediyor sence? Tüm kötülüklerin kaynağı o… Bizi ruhen ve bedenen cehenneme yollamak istiyor.
Burada tekrar Arendt’i anıyor insan. Arendt, “Kötülüğün Sıradanlığı”nda Holokost’un en önemli mimarlarından biri olan Adolf Eichmann’ın ifadesinden bahsederken şunları yazmış: “Asla Yahudilerden nefret etmemişti, asla bir insanın öldürülmesini istememişti. Suçu itaatinden kaynaklanıyordu, oysa itaat her zaman bir erdem olarak methedilirdi. Nazi liderleri onun erdemini istismar etmişti. Yöneticilerden değildi, kurbandı; ölüm cezası sadece yöneticilere müstahaktı.” Ancak insan düşünüyor, en savunmasız anında bir insana yapılan eziyet, çektirilen işkence, işkencecinin ideallerine duyduğu bağlılıktan mı yoksa sadece bu gücü elinde bulundurmanın verdiği hazdan mı geliyor. En karanlık zamanlarda en görünmez şekillerde kahramanlar çıkar. En büyük kahramanlıklardan biri elinde başkalarını yok etme gücü varken yok etmeyi değil, yaşatmayı seçmektir. Nasıl ki elindeki silahla sokağa çıkma yasağını çiğneyip gecenin bir vakti evine dönmeye çalışan Yahudileri o an vurabilecekken buna göz yummayı seçen bir SS subayı ona verilen bu orantısız gücü dizginleyip hayatı ön planda tutabiliyorsa, bir cezaevi muhafızı da pekâlâ itaat adı altında keyfi işkenceler yapmamayı seçebilir. Aynı şekilde, Batı Şeria’daki bir köye, orada yaşayanların evlerini buldozerle darmaduman etmek için gönderilen İsrailli bir askerin elindeki yıkım araçlarını kullanmamayı seçebileceği, en azından oluşabilecek zararı en aza indirmeye çalışabileceği gibi. En kritik anda bir göz yumma, bir geride duruş, en görünmez kahramanlıklardan biridir; belki kimse tarafından anılmaz, fark edilmez ama insanı insan yapan o empatinin, kalbin ortaya çıktığı yegâne yerdir. Bir insanın hayatı, zarar verme konusunda duyulan anlık bir tereddüte bağlı olabilir. O tereddüt, insanoğlunun geleceği için belki de hayatın kendisinden bile daha kıymetli.
Ancak baskıcı coğrafyalar, baskıya maruz kalan ve sonra bu maruz kaldığı baskıyı başkalarına misli misli ödetmek isteyen insanlar yetiştirir. Nasıl ki pek çok katil sevgisiz büyüyenlerden, aşağılananlardan, travmalara maruz kalanlardan çıkıyorsa, bir ülkede başkalarına işkence çektirenler de sistemin doğru tarafında olduklarını sanarken aslında yine de sistemden zarar görenler. Bir başkasını ruhen ve bedenen cehenneme yollama isteğiyle yanıp tutuşan bir insanın, nasıl bir atmosferde büyüdüğünü ve yaşadığını, nelere inanarak, hangi değerleri benimseyerek bu günlere gediğini insan merak ediyor. Bir başkasını cehenneme yollamaya bu kadar yoğunlaşmış bir zihin için hayat çoktan cehennem olmuş olmalı. Belki de Shiva da Hamid de haklıdır ve sistemi gerçekten böyle insanlar yaratıyorlardır. Ama bir sistemi yaratıyor olmak ondan zarar görmeyeceğin anlamına gelmiyor ve bu durum belki de kısır bir döngüye girip itaat ettikçe yaratmaya ve devam ettirmeye, devam edilen düzene de mecburen itaat etmeye itiyordur. Filmin sonunda İkbal ile Vahid ve Shiva arasında geçen uzun konuşmadan anlaşılabileceği üzere, toplumda yaratılmış bu direnenleri ezip geçmeye, hakkını arayanlara haddini bildirmeye dayalı sistem aslında her ne kadar Hamid’in değimiyle ‘bu şerefsizler’ tarafından kurulmuş ve devam ettiriliyor olsa da, bu şerefsizlerin de üzerine kurulmuş bir sistem aslında. Çünkü başkalarına bu kötülükleri yaşatma kararını veren her insan aslında onların kaybetmediği çok önemli bir şeyi kaybediyor: İnsanlığını, empati yapabilme becerisini ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak parça parça kendi ruhunu. Her hamlede ruhunun başka bir parçasını, ta ki geriye insana dair hiçbir şey kalmayana kadar. Vahid’in tavsiye almak için gittiği Salar, “Katil değiliz biz, onlar gibi değiliz” derken bunu demek istiyor. Şiddete şiddetle karşılık verilen her hareket, insanın ruhundan onu bu duyarlılıklara, bu mücadele etme hissine yaklaştıran her duyguyu biraz daha alıp götürür sadece. O insancıllık, o duygular kaybolunca geriye sadece ideallerini körü körüne takip eden ve belki de başlarda o ideallere neden sahip olduğunu hatırlamayan biri kalıyor. “Kendi mezarlarını kazdılar, zaten bizim bir şey yapmamıza gerek yok; kendi ideallerini gömersin yalnızca.” demek, aslında onlar şiddete başvurarak Arendt’in dediği gibi barbarlığa doğru çoktan sürüklendikleri ve içlerinde bir daha geri gelmeyecek şekilde bir şeyleri kaybettikleri anlamına gelir. O şey bir daha istese de asla geri gelemez, çünkü o insan yaptıklarından pişman olsa ve sonradan değişse, tövbe etse, özür dilese ve ömrünü bunu düzeltmeye adasa bile, Vahid ve diğerlerinde olduğu gibi, kaybolan şey kaybolmuştur ve çektirdiği acılar o acı çeken insandan bir daha geri gelmeyecek şeyleri koparmıştır. Bu Vahid için ailesidir, Hamid için kâbus görmediği, huzurlu uykuları, Goli için her saniye düşüncelerle dolu olup onu delirtmeyen bir zihin ve daha nicesi.

Yapılan kötülüklerle başkalarının hayatından koparılanlar kötülüğü yapanlara da bedel ödetir, mezar kazar. Onların içine girdikleri mezar, aşağılanma duygusudur. Bu duygu, gücü ele geçirmenin verdiği sarhoşlukla insanlara eziyet etmenin özünde ne kadar ezikçe olduğunun farkında olmalarından kaynaklanır. İçten içe eğer o güç onlarda olmasaydı, başkalarına bulaşmaya cesaretlerinin yetmeyeceğini bilirler. Ve bu durumun ne kadar acınası olduğunu Panahi filmin son sahnelerinde gösteriyor. İnsanın olduğundan daha büyük görünebilmesi için başkalarını küçültmeye çalışması ne yeni bir eğilim ne de az rastlanan bir durum. Fakat bir yandan da insan sorguluyor: Şiddete başvuranlar yaptıklarını kendi içsel yetersizliklerini tatmin etmek, başkalarından üstün olmanın verdiği hazzı tatmak için bu eylemlere başvurduklarını içten içe bilseler de, bu onlar için yeterli bir ceza mı? Mezarlarını daha da derine kazmak gerekmiyor mu? Vahid ve diğerlerinin tattığı derinliğe, ancak cehennemin dibine kadar kazmak karşılık gelmez mi suçlarının bedeline? Acı çektiren kişinin cezası, insanlığa ihanet etmiş olmanın verdiği içsel huzursuzlukla mı kalmalı, yoksa acıya acıyla mı karşılık verilmeli? Ailesinden koparılanlar, suçluları da ailelerinden mi koparmalı? Filmdeki Hamid karakteri, öbür dünya kavramının kötülükleri yapanların yaptıkları yanına kar kalsın diye yaratılmış bir mit olduğuna inanıyor bence. O İkbal’e cezasını kısasa kısas hemen bu dünyada vermek istiyor, intikamı başka kimsenin iradesine bırakmak istemiyor. Aynı şekilde, Jafar Panahi’nin ait olduğu coğrafyaya, oranın insanına hak ettikleri intikam nasıl verilir? Her insanın sorgusuz sualsiz hak ettiği o insan onuruna yaraşır hayatı yaşayamamanın intikamını almak mümkün mü? Bir tek İran filmlerinin böylesine katıksız yapabildiğine şahit olduğum eşsiz bir şekilde Panahi yine insanın içinde farklı bir yerlere dokunuyor; bu Orta Doğu insanının asla sahip olamadığı barışa, huzura, anlayışa duyduğu özlem mi yoksa şiddetin, çatışmanın tüm dünyaca gündelik hayatın bir parçası olarak kabul edildiği bir ülkede ısrarla bu şiddete direnmeye çalışmak mı bilmiyorum. Bildiğim şey ise, insanların en kötü değil en iyi yanlarını ortaya çıkaran bir sistem kurmayı başaramadıkça insanın sadece bir kere geldiği bu dünya, pek çokları için tam ve gerçek anlamıyla yaşamanın ne demek olduğunu hiç tatmadan üstünden geçip gittikleri bir yer olarak kalmaya devam edecek.
Leave a Reply