Yeşil Mavi

Okur-Yazar, Onur Yıldırım

Vizörden Sızan 50 Yıllık Hakikat: Yusuf Tuvi ile İnsan ve Zaman Üzerine

Bazı isimler vardır; bir şehrin hafızasıyla, bir sanatın ruhuyla ve zamanın dokusuyla özdeşleşirler. 1938 yılında İzmir’de dünyaya gelen Yusuf Tuvi, tam da böyle bir isim. 1960 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesinden mezun olan bir mühendisin, 1974 yılında eline aldığı fotoğraf makinesiyle bir usta bir fotoğrafçıya dönüşme hikâyesi bu. Tuvi, elli yılı aşkın süredir sadece deklanşöre basmıyor; Anadolu’nun tozlu yollarından Basmane’nin hüzünlü otellerine, Kazlıçeşme’nin deri işçilerinden New York’un devasa caddelerine uzanan geniş bir “insanlık panoraması” kuruyor.

İzmir’in yetiştirdiği bu en kıymetli sanatçılardan biriyle, Alsancak’taki evinde, arşivinin tozlu rafları ve yaşanmışlıkların tam ortasında bir araya geldik. 2023-2024 TFSF Etkinlik Yılı’na adı verilen, Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi’nde retrospektifi yayımlanan Tuvi, bugün 88 yaşında olmasına rağmen hâlâ ilk günkü heyecanla “insana yaklaşmanın” peşinde. Onun kadrajı; Josef Koudelka’dan Ara Güler’e, Robert Capa’dan Gültekin Çizgen’e uzanan derin dostlukların ve ortak bir estetik kaygının izlerini taşıyor.

Yusuf Tuvi ile Alsancak’taki evinde, arşivinin ve yaşanmışlıkların tam ortasında bir araya geldik. Röportaj fotoğrafları: Kerem Can.

Bu söyleşide Tuvi; fotoğrafın kendisi için neden basit bir “kayıt”tan çok daha fazlası olduğunu, insanı tanımadan çekilen karelerin neden eksik kaldığını ve analogdan dijitale geçişte nelerin hızlanıp nelerin yerinin asla dolamadığını tüm samimiyetiyle anlatıyor. Sinemadan fotoğrafa, karanlık odanın gizeminden yapay zekânın soğukluğuna ve yaşama dair içgörülü bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?

Pirinç Tarlası, Kathmandu-Nepal, 1997, Yusuf Tuvi arşivi.

Onur Yıldırım: Yusuf Bey, sizi bugün fotoğraf dünyasının yaşayan çınarlarından biri olarak tanıyoruz ancak hikâyenizin köklerinde bir mühendislik disiplini var. 1938 İzmir doğumlusunuz, 1960’ta İTÜ Elektrik Fakültesini bitiriyorsunuz. Fotoğraf makinesini elinize almanız ise 1974 yılını buluyor. Aradaki o “sessiz” yıllarda içindeki görsel tutku nasıl birikti, o ilk kıvılcım nasıl çaktı?

Yusuf Tuvi: Aslında fotoğraf benim hayatıma birdenbire girmedi; yıllar boyunca içimde biriken bir arzu olarak geldi. Gençlik yıllarımdan beri görsel sanatlara, özellikle sinemaya karşı ilgim çok derindi. Üniversite için İstanbul’a gittiğimde bu ilgi daha da koyulaştı, derinleşti. Yönetmenleri takip ediyor, iyi filmleri asla kaçırmıyordum. Her sahnede ışığın nasıl yönetildiğini, o karelerin nasıl kurulduğunu düşünür dururdum. Ancak mezuniyet sonrası hayatın o kaçınılmaz gailesi araya girdi; askerlik, iş kurma çabası, aile kurma telaşı derken zaman hızla akıp geçti.

1974 yılına geldiğimizde Türkiye’de fotoğraf dünyasında müthiş bir hareketlenme başladı; dergiler yayımlanıyor, dernekler kuruluyordu. Ben de Gültekin Çizgen’in çıkardığı Yeni Fotoğraf dergisine abone oldum. Dergideki o yurt içi ve yurt dışı kareler beni o kadar etkiledi ki, içimdeki yaratma arzusunu artık kısıtlayamaz oldum. Hemen bir fotoğraf makinesi aldım ve İzmir sokaklarında, Kadifekale’de çekimler yapmaya başladım.

–– Bu heves, sadece İzmir sokaklarında bir hobi olarak da kalabilirdi. Ancak siz İstanbul’un yolunu tuttunuz. Yeni Fotoğraf dergisi sizin için bir dönüm noktası oldu sanırım…

Yusuf Tuvi: Kesinlikle öyle. İzmir’de arkadaşlarla çekiyor, konuşuyor, Kadifekale’ye çıkıyorduk ama bir noktada şunu fark ettim: “Bu böyle dar bir çerçevede kalamaz.” İstanbul’a gidip Gültekin Çizgen’le yüz yüze görüşmek istedim. Yanına gittim, dergisine abone olduğumu söyledim, fotoğrafta nasıl ilerleyebileceğimi sordum. Bana hayatımın en büyük sürprizlerinden birini yaptı. “15–20 gün sonra Anadolu’ya bir seyahate çıkıyorum, bana katılmak ister misin?” dedi. Düşünün, daha yeni abonesi olan birine böyle bir teklif… Dünyalar benim oldu. O yolculuk ve ardından gelen iki yıllık birlikte çalışmalar benim için adeta bir okuldu. Hem teknik olarak çok şey öğrendim hem de fotoğrafın yalnızca görüntü değil, duygu meselesi olduğunu o yollarda kavradım. Anadolu’yu, oranın insanını ve doğasını tanımadan fotoğraf çekiyorum demenin ne kadar eksik kaldığını orada anladım.

– Yani fotoğrafla kurduğunuz ilişki, başından itibaren “insana yaklaşma” fikri etrafında şekillendi diyebilir miyiz?

Evet, tam olarak öyle. O yolculuklardan sonra şunu net biçimde gördüm: Yaşamı ve insanı anlamadan fotoğraf çekmek mümkün değil. Fotoğraf sadece bakmak değil; yakınlaşmak, temas etmek, hissetmek. Anadolu yollarında öğrendiğim en önemli şey buydu. Fotoğraf makinesi aslında bir araçtı; asıl mesele, karşınızdaki insanla ve onun yaşadığı dünyayla kurduğunuz bağdı.

– Fotoğraflarınızda belirgin bir imza var: Renk. Siyah-beyazın güçlü ve klasik diline rağmen neden renkli fotoğraf?

Çünkü ben dünyayı renkli görüyorum. İnsan renkli, yaşam renkli… Siyah-beyaza büyük saygım var; bu alanda çok değerli ustalarımız var. Ama benim gözümde gerçeklik, renklerin içindeki hareketlilikte ve çelişkide saklı. Renk, hayatın kendisi gibi; neşeyi de hüznü de aynı anda taşıyor. Ben de gördüğüm dünyayı olduğu gibi, renkleriyle aktarmayı tercih ettim.

“Ben dünyayı renkli görüyorum. İnsan renkli, yaşam renkli…” Basmane İzmir, Yusuf Tuvi arşivinden.

Peki, belgesel fotoğraf sizin için ne ifade ediyor?

Belgesel fotoğraf insanı anlatıyor. Mesela Kazlıçeşme’yi çalışırken insan fotoğrafı çekiyorduk ama aynı zamanda belgeydi, bir tarihti. O deri işçilerini, o atmosferi belgeledik. Basmane’de de öyle; insanı çekiyorduk ama aslında bir dönemin, bir yerin, bir kültürün tanıklığını yapıyorduk.

Kalkıp deniz kıyısında bir manzara çekip onu kendimi tanıtmak olarak kullanmanın benim için fazla bir kıymeti yoktur. Dikkat ederseniz gerek kitaplarımda yer alan, gerekse bana bir unvan kazandıran fotoğrafların hepsi insan fotoğrafıdır. İnsan olmadan çekilen fotoğraf benim için eksiktir.

Fotoğraflarınızda doğadan ziyade insan başrolde. İnsan odaklı fotoğrafçılığa yönelmenizde etkili olan neydi?

Fotoğrafa başladığım ilk yıllarda her şeyi çekiyordum; doğayı da, sokakları da, insanı da… Ama zamanla ustaları inceleyip kitaplara daldıkça yolum kendiliğinden netleşti. Özellikle Henri Cartier-Bresson’un “Fotoğraf çekmek; aynı anda beynin, gözün ve kalbin bir olayı hedeflemesidir.” sözüyle Robert Capa’nın o meşhur sözü benim pusulam oldu: “Fotoğrafın yeterince iyi değilse, yeterince yaklaşamamışsın demektir.” Bu bana insana daha çok yaklaşmak ve insanlık hallerini görüntülemek için bir yol çizdi.

Peki, bu “yeterince yakın olma” hâli, beraberinde ciddi bir etik sorumluluğu ve bazen de riskleri getirmiyor mu? Mahremiyet sınırlarında dolaşırken başınızın derde girdiği, o ince çizginin aşıldığı anlar oldu mu?

EFES Festivali’nde folklor oynayan bir genç kızı çektim. Kalabalığın net olmayan renkleri kızın başlığının renklerini öne çıkarıyordu. Bu fotoğrafı Almanya’daki Foto Creativ dergisine gönderdim, 1986’da birincilik aldı.

Bu haber, Yeni Asır’da yayınlandı.  Üç dört gün sonra kızın babası elinde gazeteyle geldi: “Sen ne hakla benim kızımın portresini çekersin? Otuz milyon para istiyorum” dedi. Ben hayatımda böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Bir avukata danıştık. Bir maddeyle kurtulduk: “Bir geçit töreninde ya da festivalde çekilen fotoğrafla kimse hak iddia edemez, tazminat talep edemez. Neyse ki çekim kamusal alanda, bir festivalde yapıldığı için hukuk bizi haklı buldu.

Anadolu’da çektiğim bazı başka kareler için tazminat ödemek zorunda kaldığım zamanlar da oldu. Ama inanın, bugün olsa yine aynı yakınlıkla çekerim. Çünkü o anın peşinden gitmezseniz, o insanın ruhuna dokunmazsanız hakikati yakalayamazsınız. Benim elli yıllık serüvenim, aslında bitmek bilmeyen bir “insana yaklaşma” çabasıdır. O yakınlığın getirdiği risk, yakalanan o tek bir sahici karenin yanında her zaman ikincil kalır.

1984’te Nevzat Çakır, İzzet Keribar, İlyas Göçmen, Mehmet Kısmet ve Bülent Özgören ile FOG Fotoğraf Grubu’nu kurdunuz. İzmirli bir fotoğrafçı olarak İstanbul’un o size ne anlam ifade ediyor?

İzmir benim evim; sakinliği, ritmi, ışığı bana çok şey verir. Ama fotoğraf söz konusu olduğunda İstanbul başka bir şeydir, adeta bir devdir. Her çeşit insan hâlini, her türlü çelişkiyi, yoğunluğu aynı anda bulabilirsiniz. FOG Grubu’yla çalışmaya başladığımda bunu çok daha derinden hissettim. İstanbul sizi zorlar ama karşılığını da verir.

FOG Grubu’yla yaptığınız Kazlıçeşme ve Surlar çalışmaları hâlâ çok konuşuluyor. Bu projeler nasıl şekillendi?

O dönem Kazlıçeşme’deki deri atölyeleri yıkılacaktı, başka bir yere taşınacaktı. Aslında bir dönemin sonuydu. “Gelin, bu kaybolmadan önce belgeleyelim” dedik. Deri işçilerini, o ağır kokuyu, emeği, mekânın ruhunu fotoğrafladık. 1986’da sergiyi açtık; çok güçlü eleştiriler aldık.

Kazlıçeşme, İstanbul, 1986. Yusuf Tuvi arşivinden.

Ardından İstanbul Surları’nı çalıştık. Surlar projesi bizi çok zorladı. Fazla yoğunlaşmadan fazla çekim yapmadan sergisini açtık. Bu nedenle iyi olmayan eleştiriler geldi. Bu süreç grubun dağılmasına kadar gitti ama benim açımdan çok öğretici oldu. Fotoğrafta asıl meselenin “çok şey çekmek” değil, bir konu üzerinde derinleşmek olduğunu o dönemde öğrendim.

İstanbul’daki fotoğraf çevresine nasıl dahil oldunuz?

Bir yarışmaya katılmıştım, birinci oldum. İzzet Keribar da dereceye girmişti. Fotoğrafımı beğenip, “İstanbul’a geldiğinizde mutlaka tanışalım” dedi. Bu cümle benim için gerçekten bir kapı araladı. Onunla, rahmetli Nevzat Çakır’la çok fotoğrafa çıktık. Zamanla birkaç arkadaş daha katıldı ve FOG Grubu oluştu.

İzmir’de yaşıyordum ama neredeyse her cumartesi–pazar İstanbul’a gidip geliyordum. Onlar haftanın birkaç günü sahadaydı, ben haftalık programlarla katılıyordum. Yorucuydu ama buna değdi.

Bu kolektif çalışma biçimi size ne kattı?

FOG, sadece birlikte fotoğraf çektiğimiz bir grup değildi. Birbirimizin fotoğraflarını acımasızca ama samimiyetle eleştirirdik. Nerede eksik var, nerede tekrar ediyorsun, nerede kaçıyorsun… Bunları konuşurduk. O tartışmalar, o ortak akıl beni çok geliştirdi.

Kazlıçeşme, Surlar ve ardından gelen Birikimler sergisi ve albümü, benim fotoğraf dilimin olgunlaştığı yerlerdir. Bugün geriye dönüp baktığımda, İstanbul Modern koleksiyonuna giren işlerimin düşünsel altyapısının da o yıllarda atıldığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Birol Üzmez’le birlikte yaptığınız Basmane ve Oteller Sokağı çalışması kentin belleğinde çok güçlü bir iz bıraktı.  Nasıl başladı bu proje?

Basmane projesi, dönemin Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan’ın bölgedeki restorasyon çalışmalarını duyurmasıyla filizlendi. Birol Üzmez ile birlikte düşündük; “Madem bir yenilenme iradesi var, biz de fotoğrafçı olarak buna destek olalım.” Çünkü bir Avrupa kentine gittiğinizde modern apartmanları gezmezsiniz; “Old Town” denilen o eski mahalleleri, kentin ruhunu görmek istersiniz. Çünkü hafıza oradadır. İzmir’i anlatacak tek yer de bence Basmane’dir. Şehrin giriş kapısıdır, basma fabrikaları orada kurulmuştu. Tren garı oradadır, Uşaklızadelerden Halit Ziya’lara bu kentin en köklü aileleri bir zamanlar orada yaşamıştır.

Biz de Basmane’nin hak ettiği değeri görmesini istedik. Birol ile birlikte bir yıl boyunca gece gündüz demeden orayı fotoğrafladık. Sokak sokak gezdik, otelleri, esnafı, insanları fotoğrafladık. Kitap basıldı, sergiler açıldı, büyük yankı uyandırdı ve 2012’de “Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülü”ne layık görüldük. O dönem gerçekten umutluyduk.

Basmane, İzmir. Yusuf Tuvi arşivinden.

Sesinizde bir burukluk seziyorum Basmane denince…

Ancak Hakan Tartan görevden ayrıldıktan sonra gelen yönetimler maalesef aynı ilgiyi göstermedi. Bugün Basmane’ye gittiğimde içim sızlıyor; bizim bıraktığımızdan çok daha kötü, kaderine terk edilmiş durumda. Oysa Avrupa’daki şehirlerin eski mahalleleri turizmin gözbebeğidir. Biz Basmane’yi, o güzelim köşkleri ve sokakları maalesef kaderine terk ettik.

Geçmişten bugüne Basmane’de çektiğiniz, sizi en çok etkileyen o kareyi sorsam?

Hiç unutmam… Düşünmeden aynı fotoğrafı söylerim. Rahmetli Orhan Alptürk ile Kadifekale’ye çıkmıştık, çok yorgunduk. Aşağı inerken caminin yanındaki bir kahveye girdik dinlenmek için. Kahvenin içine girince bir şey gördüm: pencerenin önündeki sırada dama oynayanlar, gazete okuyanlar var; hayat akıyor. Pencerenin hemen arkasında, cami avlusunda ise musalla taşında bir cenaze duruyor, cenaze ve başında bekleyen bir insan var.

Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi, tek bir karede, tek bir pencere camıyla ayrılmıştı. O an beni öyle uyardı ki, yorgunluğumu unuttum. Dayanamadım, bir sandalyenin üzerine çıktım ve o anı yakalamak için bir film bitirdim. O kare benim için çok değerlidir, unutulmazdır. Benim fotoğrafımın özeti belki de odur: hayatla ölüm yan yana duruyor; fotoğraf da tam orada anlam kazanıyor.

“Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi, tek bir karede, tek bir pencere camıyla ayrılmıştı.” Basmane, İzmir, 1980. Yusuf Tuvi arşivinden.

Josef Koudelka ile İzmir’de bir araya gelişiniz nasıl oldu, o buluşmadan sizde ne kaldı?

Bir gün Ara Güler telefon açtı, hiç lafı dolandırmadan, “Yusuf, sana Koudelka’yı gönderiyorum” dedi. “Ne yapacağım koca adamla?” dedim. Ara’nın cevabı her zamanki gibiydi: “Ne istersen yap.”

Karton bir kâğıda “Koudelka” diye yazdım, vapurla gelecekti. Limanda bekliyorum. Parkalı, markalı, heybetli bir adam görünce Koudelka’dan başkası olamazdı zaten. Tanımamak imkânsız. Kadifekale’ye gittik, fotoğraf çektik, eve geldik. Misafir odası hazırlamıştık “Buyurun” dedik ama oralı olmadı. “Yok” dedi, “benim uyku tulumum var, ben salonda yatarım.”

İtiraz edemezsiniz; Koudelka bu! Koca Koudelka serdi tulumunu bizim salonun ortasına parkasıyla, markasıyla uyku tulumunda yattı. Müthiş bir disiplini vardı.

Birlikte fotoğraf çekebildiniz mi? Bu iletişim devam etti mi?

Bodrum’a gittik birlikte. Koudelka fotoğraf çekerken yanına kimseyi pek yaklaştırmaz. Konsantrasyonu bozulmasın ister. Yan yana çekim yapmadık ama onun çalışma disiplinini, fotoğraflarına bakışını yakından görmek benim için çok öğreticiydi. Bir dostluğumuz oldu.

İstanbul’da sergi açtığında ağır hastaydım, gidemedim. Kızımı gönderdim, çok ilgi göstermiş, Yusuf Tuvi’nin kızı diye herkese tanıtmış. Sergi özel kataloğunu vermiş. Sonra bağımız yavaş yavaş koptu.  Sonradan Anadolu’yu dolaşmaya gelmiş, eski eserleri fotoğraflamış. Beni aramamış olmasına doğrusu şaşırdım.

Ara Güler’le olan ilişkiniz de çok özel. O dostluğu nasıl anlatırsınız?

Ara’yla çok güzel bir dostluğumuz vardı. Galatasaray’daki atölyesine giderdik; fotoğraf konuşurduk, hayattan konuşurduk, sohbet ederdik. Çeşme’deki evimizde çok ağırladık, misafirimiz olurdu. Ben de onun evinde kalırdım.

Ama iş fotoğraf çekmeye gelince… Karısı derdi ki “Yusuf’la fotoğrafa çıksana” – oralı olmazdı. Fotoğrafını başkasıyla paylaşmayı sevmiyordu galiba. Fotoğraf onun için tek kişilik bir eylemdi. “Hadi fotoğraf çekelim” dediğimde pek yanaşmazdı.

Ama dostluğumuz sonuna kadar devam etti. Hastayken, Galatasaray’daki kahveye gelir, otururdu. Biz giderdik yanına, kahve çay içer keyifli sohbetler ederdik. İstanbul’da açtığım retrospektif sergime hasta olmasına rağmen tekerlekli sandalye ile gelmesi beni çok mutlu etti.

Yılların birikimi, binlerce karelik devasa bir arşiv… Yusuf Tuvi arşivinin geleceği konusunda ne hissediyorsunuz?

Büyük bir derde parmak bastınız. Sadece benim değil, bizim kuşak fotoğrafçıların çoğunun en büyük derdi. İnanılmaz sayıda fotoğraf var arkamda- binlerce negatif, binlerce dijital dosya…

İstanbul’da benden çok daha büyük firmalarla temasları olan fotoğrafçılar var. Bir tek Ara Güler verebildi arşivini Doğuş Holding’e. Bütün fotoğrafçılar çalışıyorlar arşivlerini bir yere vermeye. Çünkü kayıptır bunlar. İnsan öldükten sonra kim uğraşacak bunlarla? Arşivlemeyi, seçmeyi, basmayı, yayınlamayı düşünün- büyük bir zahmet, büyük bir servet ister. Yanılmıyorsam İstanbul’da Eczacıbaşı ve Doğuş Grubu gibi kurumlar bazı arşivlere sahip çıkabiliyor.

İnciraltı, İzmir, 1991. Yusuf Tuvi arşivinden.

Peki İzmir’de böyle bir vizyon var mı?

Maalesef yok. İzmir’de kurumsal bir arşiv bilinci henüz tam oturmadı. İstanbul birinci Türkiye’dir, biz ikinci Türkiye’de yaşıyoruz. Her şeyin en büyüğü, en önemlisi İstanbul’da. Bir şey olacaksa İstanbul’da olur.

Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi’nde yer alan kitabınız ve “Vizörden Bir Yaşam Serüveni” sergisi, arşivinizin bir bölümünü kalıcı hale getirdi. Bu durum, arşivin korunması ve geleceğe taşınması konusundaki endişelerinizi biraz olsun hafifletti mi?

Tabii, Eczacıbaşı’nın o prestijli serisinde yer almak, kitabımın basılması benim için büyük onur. 2016’da açılan “Vizörden Bir Yaşam Serüveni” sergisi ve kitabı da arşivimin bir kısmını ölümsüzleştirdi. Bir sanatçının en büyük kaygısı, arkasında bıraktığı izlerin silinmesidir. Bu bizim kuşağın en büyük sancısı.

Hocam son dönemde yapay zekâ ile yapılan fotoğrafları görüyoruz. Yapay zekâ çağında fotoğraf ölüyor mu, yoksa şekil mi değiştiriyor?

Fotoğraf ölmüyor ama ruhunu kaybetme riskiyle karşı karşıya. Yapay zekâ çok kolaylıklar getirdi, kusursuz görüntüler yaratabilirsiniz ama o “duyguyu” veremezsiniz.

Ama görüyorum, artık fotoğraf çekilmiyor da yapılıyor gibi. Böyle olduktan sonra, çekerken o duyguyu duyumsamak varken, yaparken nasıl o duyguyu hissedebilirsiniz? Yapay zekanın çok ilerlemesinden endişeliyim.

Yusuf hocam, son olarak genç fotoğrafçılara en temel tavsiyeniz ne olur?

Şunu çok net söyleyeyim: Bir makine alıp sokağa çıkmakla fotoğrafçı olunmuyor. İçinizde bir duygu, bir birikim yoksa çektiğiniz fotoğrafın da bir karşılığı olmaz. O duyguyu içinizde hissedemiyorsanız, kare ne kadar düzgün olursa olsun benim için kıymeti yoktur.

Bir kere kendinizi geliştirmeniz lazım. Teorik olarak da kompozisyon olarak da… Ustaların kitaplarını okuyacaksınız, işlerine bakacaksınız. İnternette dünyanın her yerinden fotoğraflara ulaşmak mümkün; bakın, karşılaştırın, neyin size yakın olduğunu anlamaya çalışın. Ben yolumu böyle buldum. Ama bu sadece fotoğrafla sınırlı kalmamalı.

Sadece makineye yatırım yapmayın, kendinize yatırım yapın. Sinema izleyin, kitap okuyun, tiyatroya gidin. İçinizde bir birikim, bir ateş yoksa, çektiğiniz fotoğrafın da bir ruhu olmaz. Deklanşöre basmak teknik bir iş ama “görmek” kültürel bir iştir. Konuyla özdeşleşmediniz mi, o çektiğiniz fotoğrafın değeri olmuyor. İnsanlara karışacaksınız, bir etkileşim olacak ki o fotoğrafın bir değeri olsun.

Kazlıçeşme, İstanbul, 1986, Yusuf Tuvi arşivinden.
Kahramanlar, İzmir, Yusuf Tuvi arşivinden.
Çıldır Gölü, Kars, 1984. Yusuf Tuvi arşivinden.

Uçhisar, Kapadokya, 1992. Yusuf Tuvi arşivinden.

*Bu yazı, ilk olarak seferikeci.org sitesinde yayınlanmıştır.

50% LikesVS
50% Dislikes

Leave a Reply