Yeşil Mavi

Meliha Macit, Öyküler

Yalnız Bir Annenin Sessiz, Derin ve Dönüştürücü Yolculuğu

Yalnız anneler…

Çocuklarını dünyaya getirdikleri andan itibaren kendi hayatlarını usulca arka plana alırlar. Artık kendi canları değil, çocuklarının nefesi gelir önce. “Bana bir şey olursa çocuklarıma kim bakacak?” Bu düşünce, geceleri sessizce çöken bir gölge gibi bekler kalplerinin ucunda. Çünkü onların arkasında duran ikinci bir omuz yoktur; korkuları iki kat büyür, yükleri görünmez ama ağırdır.

En zor koşullarda bile işlerine sıkı sıkı sarılırlar. O iş artık bir ekmek kapısı değil, çocukların geleceğine uzanan ince bir iptir. Kendi yalnızlıklarını, insani ihtiyaçlarını, içsel yaralarını bir kenara bırakır; tek bir soruya kilitlenirler: “Onları nasıl daha iyi yaşatabilirim?”

Ama savaş burada bitmez. Kapıdan çıkıp giden adam, gider gitmez kendi hayatını kurarken; yeni ilişkiler, yeni yüzler, yeni eğlenceler bulurken, annenin üzerinde bıraktığı gölge hâlâ oradadır. Kendisini yaşarken, anneyi izleyen, yargılayan, sınırlayan bir göz olmayı sürdürür. Bir baba gibi değil… Kendi egosunun peşinde eski eşinin üzerinde hâlâ güç kurmaya çalışan biri gibi.

Çocuklara karşı parmak sallayan, “Şunu yapmıyor, bunu eksik yapıyor.” diye suçlayan, kendi yerine getirmediği sorumlulukların hesabını anneye yükleyen bir zihniyet… Sanki babalık ortadan yok olmuş, tüm yük yalnızca annenin omuzlarına düşmüş gibi. Oysa kadın hem anne hem baba olmayı değil, sadece hakkaniyeti beklerdi. Ve bir cephede mücadele çocuklar için verilirken, başka bir cephe de eski eşin bitmeyen gölgesine karşı açılır. Bu savaş kelimesizdir ama ruhu derinden yaralar.

Bir zamanlar varlığını yok sayan adam, şimdi yokluğuyla bile baskı kurar. Anne; çocukları büyütürken, geceleri ayakta beklerken, okulda, hastanede, sokakta tek başına koştururken yavaş yavaş tükenir ama yine de durmaz. Çünkü çocukları büyürken, kendinden geriye incelmiş bir çizgi kalsa bile yürümeye devam eder.

Ve bütün bunların sonunda… Bu savaş anneyi büyütür, derinleştirir, çoğaltır. Bir de kendini tanımaya başlar. Bu yolculukta çocuklarının ona eşlik etmesine binlerce kez şükreder. Onları zaaflarıyla, eksikleriyle, tüm halleriyle kabul eder. Hatta garip bir şekilde eski eşine bile teşekkür eder.

Çünkü onun davranışları bir gerçeği acıyla da olsa gösterir: “Bu evlilik bitmeliydi.” Her sorumsuzluğu, her bencilce çıkışı, her baskısı kadının kendine dönüş yolculuğunu aydınlatan birer işaret olur. Kadın, çocukları büyürken kendisi de yeniden büyür. Kendini bulma yolculuğunda elindeki tüm araçları kullanır; yaşadıkları duygusal olarak olgunlaştırır onu. Sınır çizmeyi, denge kurmayı, vicdanın ve merhametin gerçek anlamını öğrenir.

Ve bir gün anlar ki: Yıllar önce “Annem beni terlikle döverdi.” diye içten içe acıyan o narsist adam, aslında kendi hakkına ne kadar girmiş, onu nasıl yok saymış, nasıl yaralamış… Hepsinin cevabı gözünün önünde belirir. Belki bedeli ağırdır tüm bu deneyimlerin; ama kazandığı farkındalık paha biçilemezdir. Artık hayatta nerede duracağını, kime nasıl davranacağını, kimin sevgisinin gerçek, kimin sevgisinin yük olduğunu bilir.

Ve sonra… Bir gerçek daha belirir: İnsanlar evliyken bazı şeyleri göremez. Bir ilişkiye yetişkin gibi değil, geçmişte görülmemiş, sevilmemiş bir çocuk olarak başlarız çoğu zaman. Sevginin bedeli olduğuna inandırılmış çocukların yetişkin hâlleriyizdir. Bu yüzden karşılıksız sevgiyi tanımayız; çıkar olmadan değer görmeyi bilmeyiz. Kendini iyileştiremeyen o çocuk, başkasını iyileştirerek kendini onarmaya çalışır.

Birçok kadın, annesinin büyütemediği yaralı çocuğu kendi ilişkilerinde tamamlamaya çalışır. “Belki değişir.” hikâyesine tutunur; başkasının hikâyesini sahiplenirken kendi içindeki çocuğu yeniden yok sayar. Ve çoğu zaman kendini kaybeder.

Peki çözüm nedir? Belki de çok büyük bir sır değil: Kendi içimizdeki o küçük çocuğu nihayet görmek, onu sevmek, onu duyurmak… Artık biz anne-baba olduğumuz için çocuklarımızı sevmek kadar kendi içimizdeki çocuğu da sarmalamak gerektiğini anlamak.

Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi: Eğer içimizdeki ergen, o yaralı genç kadın ya da genç erkek hâlâ büyümediyse, hayata yeniden adım atamayız. O çocuğu büyütmek, ona şefkat vermek gerekir. Yoksa yaşanan acılar sadece acı olarak kalır; hiçbir yere taşınmaz, kimseye fayda vermez.

Ama… Eğer öğrendiklerimizi geleceğe taşır, çocuklarımıza daha sağlıklı bir yol açar, yaralarımızı bilgelik hâline getirirsek işte o zaman tüm bu yaşanmışlıklar anlam kazanır.

Bu yolculuk, kadını tüketmez aslında. Aksine yeniden yaratır ve o kadın artık sadece anne değil; savaşçı, iyileşen, öğrenen, güçlenen, kendi değerini bilen bir kadındır.

Gerçekten yaşayan bir kadındır.

100% LikesVS
0% Dislikes

Leave a Reply