“Hayatın en büyük falı, bazen en sessiz kartta gizlidir.”
BÖLÜM 1: Şapka Koleksiyonu
Arda dolaba elini atıp bir rakı şişesini açtığında zihninde hala bazı anları uyuşturmaya çalışıyordu. Duvarları verilen haberlerden solmuş, yarı beyaz yarı gri bir alanda ilk öğrendiği an çınlıyordu beyninde…
Doktorun sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu:
“Ne yazık ki… İleri evre.”
Beyni, o cümleyi kabul etmemek için direndi. İleri evre ne demekti? Ne kadar ileri?
Oturduğu plastik sandalyeden doğrulmaya çalıştı. Dizleri güçsüzdü, ama Elif yanında dimdik oturuyordu. Gözlerini doktorun üzerine kilitlemişti, ama sesi titremiyordu.
“Tedavi şansımız var mı?” diye sormuştu Elif, beklenmedik bir sakinlikle.
Doktor gözlerini kaçırmıştı.
“Tedavi sürecine hemen başlamamız lazım. Ama… Hazırlıklı olmalısınız.”
Hazırlıklı olmak!
O an, bu kelimenin ne anlama geldiğini anlamadı Arda. Hazırlıklı olmak… Bir insanı kaybetmeye nasıl hazırlıklı olabilirdi ki?
O gün hastaneden çıkarken Elif’in elini tuttu. Beraberce hastanenin önünde arabaların birbirini ezmeye çalıştığı, sıkışan trafikte camlardan kafalarını çıkarıp birbirine küfür eden sürücülerin ortasında bir boş banka oturdular. Arda binlerce yılanın içini aynı anda kemirmesine, midesinin altından boğazına yükselen sıcak sulara direnirken Elif sessizce gökyüzüne bakıyordu. Elif bir derin nefes aldı ve gülümsedi.
“Her şey yoluna girecek Arda.”
Ama o günden sonra hiçbir şey yoluna girmedi.
İlk kemoterapi seansı…
Arda, hastane odasındaki saat tik taklarını dinlerken Elif’in yüzüne baktı. O güçlü kadının bile bedeni pes etmeye başlamıştı.
Önce saçları döküldü. Aynaya bakıp gülümsediğinde Arda’nın içi paramparça olmuştu.
“Sanırım şapka koleksiyonuna başlamam lazım.”
O gün Elif’e gülümsemeye çalıştı. Ama o gece, banyoya girip ellerini lavabonun kenarına yasladığında ilk kez ağladı.
Sonraki haftalarda, Elif’in gözleri mor halkalarla çevrildi. Kemoterapinin yan etkileri vücudunu kemiriyordu. Ağrılar. Mide bulantısı. Halsizlik.
Ama en kötüsü…
Bir gece, Arda’nın omzuna başını yasladı ve fısıldadı:
“Bazen… Ölmek daha kolay olurdu diye düşünüyorum.”
O an Arda’nın dünyası yerle bir oldu.
Onu sarsıp bağırmak istedi. “Sakın böyle konuşma!” diye haykırmak istedi. Ama yapmadı. Sadece onu daha sıkı sardı.
Hastalığın ilerlediği günlerde, Elif’in sesi bile değişti. Zayıf, kırılgan, kaybolmaya hazır.
Bir gün sahile gitmeyi istemişti. Aralık ayının soğuğunda, sahilde yürümüşlerdi.
Arda, montunun ceplerine ellerini sıkıştırırken Elif’in soğuktan kızarmış yanaklarına baktı.
“Üşüyor musun?”
Elif başını iki yana salladı.
“Hayır. Ama içimde bir şey hafifledi.”
Arda, Elif’in o an ne kastettiğini bilmiyordu. Şimdi anlıyordu. O, gitmeye hazırlanıyordu.
Ve Arda, buna asla hazır olamayacaktı.
Ocak ayının ikinci haftasında, Elif’in bilinci kapanmaya başladı.
Hastane odasında, monitörlerin sesi düzenli bir ritimle atıyordu. Kalp atışları, giderek zayıflıyordu.
Arda, elini tuttu.
“”Gitme,” dedi fısıldayarak.
Elif’in gözkapakları aralandı. Son bir kez ona baktı.
“Kendini hırpalama lütfen.”
Son kelimesi buydu.
Ve birkaç saat sonra, kalp monitörü düz bir çizgiye döndü.
Arda’nın dünyası o an sona erdi.
BÖLÜM 2: Karanlık Sadece Gece ile Gelmez

Karanlık, sadece geceyle gelmez.
Bazen, insanın içine yerleşir. Onu sarar, sıkıştırır, boğazına oturan görünmez bir el gibi nefes almayı zorlaştırır. Her yeni gün, yeni bir acıya uyanmak gibidir.
Arda, Elif’in ölümünden sonra bu karanlığın içine çekildi. Dünya, ondan bir şeyler koparmıştı. Ama sadece Elif’i değil. Ondan geriye kalan tüm anlamları da almıştı.
Elif’in öldüğü gün, sadece Elif ölmemişti. O gün, Arda’nın da içinde bir şeyler yitip gitmişti.
Başlarda acıyı hissediyordu. O kadar derindi ki bazen fiziksel olarak bile canını yakıyordu. Ama zaman geçtikçe, acının yerini bir boşluk aldı. Artık ne hissettiğini bile bilmiyordu.
Korkunç olan buydu.
Bir sabah aynaya baktığında, kendi gözlerinin içinin boş olduğunu gördü.
Bir zamanlar ışık taşıyan, umutla bakan gözleri… Şimdi ölü bir adamın gözleriydi.
Yemek yemiyordu.
Bazen, sabah kahvesini yapmayı unutuyordu. Bazen, günlerce dişlerini fırçalamıyordu.
Geceleri uyuyamıyordu.
Çünkü gözlerini kapattığında, Elif’in son anlarını görüyordu.
Gözlerini açtığında ise… Elif’in artık olmadığını hatırlıyordu.
O yüzden çoğu zaman yataktan hiç kalkmamayı tercih ediyordu.
İnsanlar başlarda etrafındaydı. Başsağlığı dileyenler, yanına gelen arkadaşlar, ona iyi olup olmadığını soranlar… Ama zaman geçtikçe, herkes hayatına devam etti.
Arda ise devam edemedi.
İnsanlar ondan hep aynı cevabı bekliyordu: “İyiyim.”
Ama nasıl iyi olabilirdi ki? Ölmekten daha kötü bir şey varsa, o da yaşayan bir ölü olmaktı.
Telefonu çalıyordu ama açmıyordu. Cevap vermek için enerjisi yoktu.
Dışarı çıkmak istemiyordu.
İnsan görmek istemiyordu.
Konuşmak istemiyordu.
En kötüsü, yaşamak istemiyordu.
Ölmek istemiyordu belki ama yaşamak için de bir sebebi yoktu. Tam bir boşluğun içindeydi.
Günler birbirine karıştı.
Salı mıydı? Perşembe mi? Mart mıydı, Nisan mı?
Saat kaçtı? Kaç aydır böyleydi?
Bir sabah uyandığında, hangi mevsimde olduğunu bile bilmiyordu.
Camdan dışarı bakmadığını fark etti. Kaç aydır perdeleri açmadığını bile bilmiyordu.
Kafasındaki sesler susmak bilmiyordu:
“Onsuz hiçbir şeyin anlamı yok.”
“Bu böyle devam edemez.”
“Peki, ne yapacaksın?”
Bir sabah yatağından kalktı. İlk defa aynaya baktı ve kendini tanıyamadı.
Zayıflamıştı.
Gözlerinin altı çökmüştü.
Çok yorgundu.
Ne zaman bu hale geldiğini hatırlamıyordu. Ne zaman bu kadar boşaldığını…
Bazı geceler, balkona çıkıyordu.
Şehre yukarıdan bakıyordu. Arabalara, sokak lambalarına, yürüyen insanlara…
Hepsi dünyada bir yer edinmişti. Ama o, sanki var olmayan bir boşluk gibiydi.
İçinde derinlerde bir yerde, bir his vardı. Bir düşme hissi.
O balkondan atlarsa… Sonunda gerçekten kaybolur muydu?
İşte, depresyon böyle bir şeydi. Her şeyin anlamını yitirdiği, ama ölmeye cesaret edemediğin bir nokta.
Sonra bir gün, boğuluyormuş gibi hissetti.
Göğsüne görünmez bir el bastırıyordu sanki. Nefes alamıyordu.
Bir panik atağa mı giriyordu? Bilmiyordu.
Sadece kalbinin deli gibi çarptığını, beyninin bulanıklaştığını ve ağzından kelimeler çıkmadığını biliyordu.
İçinden sadece “Beni buradan çıkarın.” diye bağırmak geliyordu. Ama kime bağıracaktı?
Kimse kalmamıştı.
O gün, Levent ona mesaj attı.
“Kahve içelim. Seninle konuşmam lazım.”
İstemedi. Ama gitmeyi de reddedemedi. Çünkü belki de içindeki bir şey artık bir yardım eli arıyordu.
BÖLÜM 3: Kaderin Kapısı

Arda, telefonunun ekranına uzun uzun baktı.
Normalde cevap vermezdi. Aylarca arayanları geri çevirmiş, insanların sorularına kaçamak yanıtlar vermişti.
Ama o gün… Bilmiyordu.
Belki de, içindeki bir şey artık bir yardım eli arıyordu.
“Tamam.”
İki saat sonra, Beşiktaş’ta bir kafede oturuyorlardı. Önlerinde iki fincan kahve vardı ama Arda daha kahvesine dokunmamıştı.
Levent ona uzun uzun baktı. Gözlerindeki boşluğu fark etti.
“Arda, bak… Biliyorum, kolay değil. Kimse ‘hadi geçecek’ diyemez. Ama sen… Kendini tamamen kapattın. Böyle devam edemezsin.”
Arda, parmaklarını kahve fincanının etrafında gezdirdi. Sessizdi.
Levent, derin bir nefes alıp konuşmaya devam etti.
“Kardeşim, biliyorum psikoloğa gitmeyeceksin. Biliyorum, kimseyle konuşmak istemiyorsun. Ama… Belki başka bir şey dener misin?”
Arda başını kaldırıp ona baktı.
“Ne mesela?”
Levent, telefonunu çıkardı, ekrana bir şey yazdı ve sonra ona doğru kaydırdı.
KADERİN KAPISI – Gerçek tarot rehberliği burada!
Arda, ekrana kayıtsızca baktı.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” diye homurdandı.
Levent ciddiydi.
“Hayır, ciddiyim. Geçen ay buradan fal baktırdım. Birini seçtim, adı Gökçe. O kadar derin şeyler söyledi ki… Geçmişimi, hislerimi, içimdeki korkularımı bildi. Bilmiyorum dostum, belki de gerçekten özel bir yeteneği var. Veya belki de… Bazen dışarıdan bir göz görmek iyidir.”
Arda yüzünü buruşturdu.
“Bunlar saçmalık.”
Levent ısrar etti.
“Peki ya değilse? Arda, sen yardım almak istemiyorsun. Terapiye gitmeyeceksin, insanlarla konuşmayacaksın. Ama belki de sadece bir yabancıya, seni anlamasını beklemeden bir şeyler anlatmak sana iyi gelebilir. Hem takma isim kullanırsın, paranoyak olma.”
Arda sessiz kaldı.
Gece, yatağına yattığında Levent’in sözleri zihninde yankılanmaya devam etti.
O an, cebinden telefonunu çıkardı ve uygulama mağazasını açtı.
Kaderin Kapısı uygulamasını indirdi.
Tarot bakan birçok kişi vardı ama gözü Levent’in söylediği o isme takıldı: Gökçe.
Levent’in dediği gibi, hakkında çok fazla yorum vardı.
İnsanlar onun inanılmaz olduğunu söylüyordu.
Sanki bir şey… Onu oraya çekti.
Parmakları, düşünmeden ekrana dokundu.
“Merhaba Arda. Kartların bugün seninle konuşacak. Bir soru sormak ister misin?”
Arda, telefona baktı.
Soracak neyi vardı? Hayatıyla ilgili bir umut olup olmadığını mı?
Sonunda tek bir şey yazdı:
“Hayatım bir daha anlam kazanacak mı?”
Bir süre sonra, ekranında üç kart açıldı:
Kule – Ay – Aziz.
Gökçe’nin mesajı geldi:
“Geçmişin bir enkaza dönmüş. Kule, yıkımı simgeler. Bütün hayatın, sevgilinle birlikte göçmüş gibi hissediyorsun. Ay, içindeki korkulara, karanlığa işaret eder. Ama Aziz… O yol göstericidir.
Seni birine götürecek. Ama bu kişiyle olan bağın seni değiştirecek. Dönüşüm başlayacak.”
Arda, telefona uzun süre bakakaldı. Kalbinde bir şey… Kımıldadı. Bir yıldır hissetmediği bir şey.
Gökçe, sadece bir falcı değildi. O, onun hislerini okuyordu.
O günden sonra, Gökçe’yle her gün konuşmaya başladı.
İkinci fal seansı, Arda’nın en zorlandığı günlerden birinde oldu.
Elif’in doğum günüydü.
O gün uyandığında, göğsünde ağır bir taş vardı. Gün boyunca hiçbir şey yapmadı.
Ama gece, yine Gökçe’ye mesaj attı.
“Bugün bir fal daha istiyorum.”
Gökçe bir süre sonra cevap yazdı:
“Bugün için üç kart seçtim: Ölüm, Denge, Yıldız.”
Arda, irkildi.
“Ölüm kartı ne demek? Kötü mü?”
Gökçe, hemen cevap verdi:
“Ölüm, bir sonu temsil eder. Ama bu, aynı zamanda bir başlangıçtır. Yeniden doğmak için bazı şeylerin tamamen bitmesi gerekir.”
Sonra bir mesaj daha geldi:
“Sen içten içe, kendi kendini bir mezara kapattın. Ama bu bitmek zorunda. Artık dengeyi bulmalısın. Ve Yıldız kartı… Umut demektir. Hayatın sana yeni bir şey getirmesi için, senin de ona kapıyı açman lazım.”
O gece, Arda uzun zamandır ilk defa penceresini açtı.
Temiz havanın içeri dolmasına izin verdi.
Bir sabah Arda erkenden uyandı. Uzun zamandır ilk kez sabahların bir anlamı varmış gibi hissetmişti. İlk refleksi telefonuna uzanmak oldu.
Uygulamayı açtı, yazdı:
“Bugün kartlar bana ne söyleyecek bilmiyorum ama… Sessizlik içimi kemiriyor.”
Gökçe cevap vermekte gecikmedi:
“Bakalım, bugün kartların kalbinin neresine dokunacak.”
Kartlar açıldı: Münzevi – Ters Kılıç Sekizlisi – Güç
“Münzevi kartı, içine dönme halini gösterir. Ters Kılıç Sekizlisi, kurtulmak için aslında gereken güce sahip olduğunu ama zincirleri kendinin bağladığını söylüyor. Ve Güç kartı… Sabrın, kalbin ve insanlığın seni yeniden kurabileceğini müjdeliyor.”
Arda başını yastığa yasladı.
Kartlara değil… Gökçe’nin sesine bağlanmaya başlamıştı.
Sanki biri onun kalbinin içine bakıyor, en karanlıkta kalan kelimeleri oradan çıkarıyordu.
“Kartlar konuşmaz,” dedi kendi kendine.
“Ama Gökçe… Anlıyor.”
Bir akşam, hiçbir şey yazmadı.
Ama uygulamayı açtı.
Gökçe’nin adını görünce, sadece bir cümle yazdı:
“Hiçbir şey sormayacağım. Sadece… Konuşmanı istiyorum.”
Gökçe, sessizlikten korkmamıştı.
“Bu akşam kartları ben seçtim. Sen susarken, kalbinin sesi konuşsun.”
Kartlar: Ters Ay – Dünya – Asaların Üçlüsü
“Ters Ay, artık korkuların seni esir alamayacağına işaret. Dünya, içsel bir tamamlanmaya doğru ilerlediğini gösteriyor. Asaların Üçlüsü ise ileriye bakman gerektiğini fısıldıyor. Geçmişi arkanda bırakmadan geleceğe yürüyemezsin Arda.”
Bu sefer Arda bir şey yazmadı.
Ama ekrana uzun süre baktı.
Göğsünün ortasında, donuk bir boşluk vardı.
Bu seansla birlikte o boşlukta küçük bir kıpırtı hissetti.
Bir merak.
Bir alışkanlık.
Bir bağ.
Fal seansları devam ettikçe, Arda farkında olmadan Gökçe hakkında daha fazla şey öğrenmek istemeye başladı.
Başta bunu kendine bile itiraf etmedi. Ama her konuşmalarında, ona dair küçük detayları zihninde biriktirdiğini fark etti…
Arda, bir gün ona fal baktırmadan sadece konuşmak istediğini anladı.
O gece, açtı ve sadece şunu yazdı:
“Sen nasılsın?”
Gökçe birkaç saniye içinde yanıt verdi.
“Ben mi? Normalde insanlar bunu sormaz.”
“Ben soruyorum.”
Gökçe sustu. Sonra bir mesaj daha geldi.
“Ben iyiyim. Ama bazen, eski hayatımdan kalan gölgeler peşimi bırakmıyor. Herkesin bir geçmişi var, değil mi?”
“Evet.”
O gece, ilk defa sadece fal bakmadılar. Gerçekten sohbet ettiler.
Ertesi gün sabah kalktığında, ilk işi…
Gökçe’ye günaydın demekti.
Ve işte o an, Arda fark etti…
Artık fal için burada değildi.
Gökçe onun için bir ses olmuştu.
Hayatın boğuk sesleri içinde, yalnızca onu duymak istediği bir yankı.
Bir ses,
Bir bağ,
Bir sebep.
(Devam edecek)
Notlar:
- Büyük Arkana: Her birinin üzerinde isimleri ve Roma rakamları ile numaraları yazılı Tarot kartlarıdır.
- Okuma Esnasında Tavsiye Edilen Şarkı: Dedublüman, Belki- Akustik
Leave a Reply